Dünya Nizaya Değmez: Materyalist Çağda Bir Varoluş Analizi
Bediüzzaman Said Nursi'nin "Dünya öyle bir meta değil ki bir nizaya değsin" ifadesi üzerinden, modern insanın hırs ve çatışma sarmalına karşı felsefi bir hakikat arayışı.
Ahmet Taş | Yerel Gündem
ANKARA, TÜRKİYE — Modern insanın en büyük trajedisi, sonsuz bir hırsla peşinden koştuğu dünyanın, elinde kalan son nefesle birlikte uçup gidecek kadar fani olduğu gerçeğini unutmasıdır. Bediüzzaman Said Nursi'nin Mektubat adlı eserinde geçen "Dünya öyle bir meta değil ki bir nizaya değsin" ifadesi, sadece dini bir nasihat değil; aynı zamanda insanın varoluşsal sancılarına, toplumsal çatışmalarına ve modernitenin dayattığı materyalist kıskaca karşı verilmiş felsefi bir cevaptır.
Farsça aslıyla hafızalara kazınan bu hikmetli söz, dünyanın geçici ve aldatıcı yüzüne karşı insanı uyarırken, asıl kıymetin nerede aranması gerektiğine dair derin bir yol haritası sunar. Günümüzde servet, makam ve güç uğruna verilen "nizalar" (kavgalar), bu felsefi perspektiften bakıldığında, bir sinek kanadı kadar bile hükmü olmayan bir gölge oyunu için ebedi bir hayatı feda etmekten farksızdır.
Metanın Doğası ve Çatışmanın Kaynağı
"Meta" kelimesi; mal, fayda, tüccar malı ve kıymetli eşya gibi anlamlara gelir. İnsanoğlu, doğası gereği bu metaya sahip olmak, onu biriktirmek ve korumak ister. Ancak çatışmanın (nizanın) başladığı nokta, bu metanın ebedi ve vazgeçilmez bir gaye olarak görülmesidir. Nursi’ye göre dünya, ahirete nispeten öyle adi ve geçici bir metadır ki, üzerinde boğuşmaya ve kalp kırmaya değmez.
İlgili hadis-i şerifte buyurulduğu üzere, eğer dünyanın Allah katında bir sinek kanadı kadar değeri olsaydı, inkârcılara bir yudum su dahi verilmezdi. Buradaki "değersizlik" vurgusu, dünyanın varlığına yönelik bir küçümseme değil, insanın o varlığa yüklediği yanlış ve aşırı anlamın bir eleştirisidir. Düşmana (kâfire) dahi verilen bir şeyin, mutlak manada en yüksek değer olması felsefi olarak mümkün değildir.
Dünyanın Üç Yüzü: Hangisi Nizaya Değmez?
Said Nursi, bu analizi yaparken dünyayı bütünüyle reddetmek yerine onu üç kategoriye ayırır. Bu ayrım, "dünya sevgisi" ile "dünya hırsı" arasındaki farkı anlamak için hayati önem taşır:
-
Esma-i İlahiye Aynası: Dünyanın, yaratıcının isim ve sıfatlarına ayna olduğu yüzüdür. Bu yüz son derece kıymetlidir; çünkü sanattan sanatçıyı okumaya olanak sağlar.
-
Ahiret Tarlası (Mezra): Ebedi hayatın mahsulünün alındığı yerdir. Burada ekilir, orada biçilir; bu nedenle bu yüze küsmek hakikate zıttır.
-
Oyun ve Eğlence Yeri (Melabegâh): Nefsin ve hevanın oyun yeridir. İşte Allah katında sinek kanadı kadar değeri olmayan ve "nizaya değmeyen" yüz, bu fani ve aldatıcı yüzdür. İnsanları gaflete atan ve ahireti unutturan tüm hırslar bu üçüncü yüzde düğümlenir.
Kalben Terk: Kesben Değil, Kalben
Analizdeki en çarpıcı noktalardan biri, İslam büyüklerinin ve sahabelerin (Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman gibi) çok zengin olmalarına rağmen bu düsturu nasıl uyguladıklarıdır. Onlar dünyayı "kesben" (çalışarak, kazanarak) terk etmemişler, aksine iktisadi hayatın içinde olmuşlardır; ancak dünyayı "kalben" terk etmişlerdir.
Mevlana’nın gemi ve su benzetmesi bu durumu en iyi şekilde açıklar: Su geminin altında olursa onu yüzdürür ve hedefe ulaştırır, ancak içine girerse onu batırır. Dünya malı da ayakların altında olduğu sürece insanı yükseltir, ancak kalbin içine sızdığında insanı manen batırır. Modern kapitalist sistemin yarattığı "tüketim kölesi" insan tipi, suyu geminin içine alan ve batmaya mahkûm olan bir profil çizmektedir.
Materyalist Tahribat ve Çıkış Yolu
Bugün beşerî aklın ürünü olan materyalist, kapitalist ve komünist felsefeler; insanı paraya, güce ve makama taptırarak onu potansiyel bir "canavara" dönüştürmektedir. Kul hakkı tanımayan, rüşvetçi ve zalim tiplerin temelinde bu "dünyaperestlik" hastalığı yatar. "Dünya nizaya değmez" hakikati, bu menhus ruhun kalp ve gönüllerde yarattığı tahribata karşı en güçlü kalkandır.
Sonuç olarak; dünyanın fani, geçici ve sinek kanadı kadar kıymetsiz olan o "üçüncü yüzü" için verilen tüm kavgalar, ebedi elmasları adi cam parçalarıyla değiştirmek gibidir. İnsan, bu felsefi bilince ulaştığında; hırsın yerini kanaat, kavganın yerini barış ve maddenin yerini maneviyat alır. Çünkü geçici olan, ebedi olanın nizasını taşımaya değmez.













