Emekli Amiral Cem Gürdeniz: Hükümetin zafiyetleri nedeniyle ABD Türkiye’yi istediği yere geri getirdi

“Atatürk bugün yaşasa ona da Rusçu derlerdi”

Feb 26, 2024 - 22:19
 0
Emekli Amiral Cem Gürdeniz: Hükümetin zafiyetleri nedeniyle ABD Türkiye’yi istediği yere geri getirdi

Emekli Amiral Cem Gürdeniz: Hükümetin zafiyetleri nedeniyle ABD Türkiye’yi istediği yere geri getirdi; Atatürk bugün yaşasa ona da Rusçu derlerdi

CANSU ÇAMLIBEL RÖPORTAJI

"Türkiye NATO'da kaldığı sürece Ege ve Akdeniz sorunlarını halledemez. Bunu unutun. Ege ve Akdeniz sorunları egemenlik sorunudur. Her ikisi de sıfır toplamlı sorunlardır, yani ‘zero sum game’. Ya karakolda biter ya mahkemede biter, öyle söyleyeyim. Ancak NATO’da olduğumuz sürece Türkiye askeri gücünü kullanarak bu sorunları çözemez zira askeri gücünü kullanmasına izin verilmez. Kıbrıs müdahalesi olduğunda ABD’nin kenar kuşak jeopolitiği çıkarları Türkiye’nin müdahalesine izin veriyordu. Ancak ikinci harekattan sonra işler değişti. Bunu da hatırlatalım"

Beklenen oldu, ABD Kongresi Biden yönetiminin “Türkiye’ye F-16, Yunanistan’a F-35” şeklinde kurguladığı pakete yasal itiraz süresi içinde itiraz etmedi. ABD’nin Türkiye’ye 40 yeni F-16 savaş uçağı göndermesinin önünde artık resmi bir engel kalmadı. Ancak teslim tarihinin 2027’yi bulabileceği belirtiliyor, dolayısıyla da sürecin irili ufaklı krizlere açık biçimde ilerleyeceğini söylemek zor değil. Türk- Amerikan ilişkilerinin AKP iktidarı dönemindeki son 20 yılını yakından izleyenler için hiçbir şey sürpriz olmaz. Ancak bugünden bakıldığında Türkiye’deki hem iktidar yanlısı hem de muhalif ana akım algıya göre, F-16 vuslatı Erdoğan iktidarının dış politikadaki normalleşme çabasını simgeliyor.

Gelişmeleri Türkiye açısından bir ‘normalleşme’ olarak görmeyen, tam aksine ABD’nin Türkiye’yi dize getirme hamlesi olarak görenler arasında Erdoğan’ın yakın zamana kadar Batı’ya karşı bir meydan okuma aracı olarak kullandığı ‘Mavi Vatan’ doktrininin yazarı emekli Tümamiral Cem Gürdeniz de var.

Deniz Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanı olduğu sırada Balyoz Davası'ndan 2011 yılında tutuklanarak 3,5 yıl hapis yatan Gürdeniz, serbest kaldıktan kısa bir süre sonra yaşanan 15 Temmuz darbe girişiminin ardından AKP hükümetinin FETÖ ile mücadelesine tam destek vermişti. Ancak Gürdeniz’in de aralarında bulunduğu 103 emekli amiral için bu kez de Nisan 2021’de Türkiye’yi Montrö Boğazlar Sözleşmesi için yaptıkları açıklama nedeniyle ‘suç işlemek için anlaşma’ iddiasıyla dava açılmıştı. Gürdeniz ve onunla birlikte ağır cezada yargılanan amirallerin tümü beraat etti. Gürdeniz, son 13 sene içinde yaşadıklarını, “Bağımsız duruşuyla batının canını sıkan Türk donanmasını bertaraf etmek için Anglosakson hegemonya tarafından kurgulanan kumpaslar” diye özetliyor.

Gürdeniz kısa bir süre Vatan Partisi’nin yayın organı Aydınlık Gazetesi’nde yazı yazdı ancak o süreçte dahi Vatan Partisi Lideri Doğu Perinçek ile aynı kareye pek girmedi. Zaten yakın zamanda oradan da uzaklaştı. Güncel siyaset konuşmayı sevmiyor. Zaten güncel siyasetle uğraşanları şaşırtacak bir düşünce sistematiğine sahip. Her şeyi jeopolitik üzerinden değerlendirdiği için tam manada bir ‘zor konuşma’ oldu.

Bu vesileyle Türkiye’deki anti-emperyalist cephe içindeki terminolojiyi de biraz kurcalama fırsatım oldu. Avrasyacı kimdir, anti-emperyalist kimdir, Rusçu kimdir? Hem anti-batıcı olunup hem batılı nasıl olunur? Cem Gürdeniz kendini ‘sadece Kemalist’ olarak tanımlıyor ama tariflerinin satır aralarında hangi sıfatın Türkiye siyaset arenasında kimlere denk geldiği konusunda önemli ipuçları da vermiş oldu.

Cem Gürdeniz

“Amerikan Turancılığı Türkiye’deki iki ana omurga ile oynadı”

- Türkiye’de siyaset giderek daha fazla kimliklerle tanımlanan bir alana dönüştü. Aynı seçmen havuzundan oy almaya çalışan partilerin ya da onları besleyen siyasi akımların ise kendi içinde çok parçalı bir durumu var. Mesela kendini ‘anti-emperyalist’ olarak tanımlayanların içinde Kemalistler, ulusalcılar, ya da solcular milliyetçiler ve İslamcılar da var aslında. Bunların bazıları kardeş ideolojiler, bazıları ise tarih boyu çatışmış ve halen çatışan ideolojiler. Bu genel çerçeveyi hatırlatarak size şunu sormak istiyorum; siz bu geniş anti-emperyalist cephenin neresindesiniz?

Ben kendimi bir Kemalist olarak tanımlıyorum. Hatta 1920’lerin koşullarındaki Kemalistler gibi bir Kemalist olarak tanımlıyorum. Bu çizgim 15 yaşımdan beri hiç değişmedi. Bana göre Kemalizm Türkiye'yi en gelişmiş ülkeler seviyesine çıkarabilecek hem sosyo-kültürel hem ekonomik hem jeopolitik olarak Türkiye'yi hak ettiği yere getirebilecek yegâne ideoloji.

Ben her şeyi jeopolitik üzerine oturtan biriyim. O da tabii coğrafyadan kaynaklanıyor. Türkiye'nin bugün sizin sorunuzda belirttiğiniz gibi büyük bir ideolojik dağılma içinde olmasının sebebi bu muhteşem coğrafyası. Dünyada üç kıtayı, havzaları ve değişik lojistik merkezleri birleştiren, onlar arasında etkin bir ara kesit oluşturan başka bir ülke yok. Fakat bu coğrafya, - tabii ki bizim gibi şu an bölgesel bir güç olmaya çalışan bir ülke için çok şey ifade ettiği gibi- küresel ve kıtasal güçler için de çok şey ifade ediyor. Unutmayalım, bu ülkenin coğrafyası emperyalizm tarafından Osmanlı İmparatorluğu'nun duraksama, gerileme ve çöküş dönemlerinde yoğun olarak kullanılmış. Osmanlı’nın çöküş döneminde imparatorluğu hayatta tutabilmek için bugüne yansıyan kimlik arayışları ortaya çıkmış. İslamcılık, Türkçülük ve Osmanlıcılık üç ayrı hal tarzı olarak gündeme gelmiş.  Ama Mustafa Kemal Atatürk döneminde Cumhuriyet, laik ve üniter yapıda bir ulus devlet olarak ortaya çıktı. Unutulmamalıdır ki laik ve ulus devlet Cumhuriyet’in temel iki omurgasıdır ve Cumhuriyet’in çimentosudur. Atatürk her iki omurgayı Anglosakson emperyalizmine meydan okuyarak ve büyük bir Kurtuluş Savaşı’nı başararak çatmıştır. Cumhuriyet bu iki ana unsur üzerinde yükselmiştir; üniter yapıda ulus devlet ve laiklik. Türkiye 1923 ile 1939 arasında gerçek anlamda bağımsız kalabilmiş ve coğrafyasını kendi çıkarları için kullanabilmiştir. Sonradan bu değişmiştir. Yani 20. Yüzyıl başında Osmanlı döneminde İngiliz etki alanındayken, 20. yüzyılın ortasında Amerikan jeopolitik etki alanına girmiş, hegemonya bu iki ana omurga ile oynamıştır. Laiklik sulandırılmış, Türk İslam sentezi üzerinden milliyetçilik, İslamizm ile buluşturulmuştur. Ben buna Amerikan Turancılığı da diyorum.

- Amerikan Turancılığı… Ne demek?

Yani Türkçülük, ancak Amerikan jeopolitiğine hizmet edecek şekilde yani ABD’nin kenar kuşak jeopolitiğinde kullanılacak şekilde formatlanmış bir Türkçülük. Diğer yandan PKK gibi bölücü ve ayrılıkçı akımların da 12 Eylül’den sonra ortaya çıkışını görüyoruz. Bugüne geliyoruz ve görüyoruz ki bugün ülkede ağırlıklı olarak oy verilen partilerden biri din ekseni üzerinden oy toplamaya çalışıyor, diğeri ise yani Mustafa Kemal Atatürk’ün partisi de etnik temelli politika üzerinden oy toplamaya çalışıyor. Yani Türk siyasetinde bugün hem din hem de Kürtçülük kullanılıyor. Öte yandan her iki parti de hegemonyaya doğrudan bir duruş gösteremiyor. Örneğin hem iktidar hem muhalefet İsveç’in NATO üyeliğine ‘hayır’ diyemiyor.

“Türkiye Yunanistan’ın yaptığını yapamadı NATO genişlemesine onay karşılığında bir şey alamadı”

- Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğine neden ‘hayır’ demesi gerekiyordu size göre?

Türkiye Yunanistan’ın yaptığını yapamadı. Yunanistan, NATO'nun genişlemesine onay vermek karşılığında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) Avrupa Birliği’ne tam üye yaptırdı. Biz bugüne kadar NATO genişlemelerinde herhangi bir taviz veya jeopolitik çıkar sağladık mı? Hayır. Yunanistan ve GKRY, Doğu Akdeniz deniz sınırlarını kendi çıkarlarına göre şekillendirdikleri Sevilla haritasını resmen AB’ye dayattılar ve bu haritadan geri adım atmış değiller. KKTC’nin tanınması için ne yaptık? Hiçbir şey. 2004’teki Annan Planı rezaletini hatırlayın. Eğer Rumlar son anda ‘hayır’ demesiydi, bugün Türkiye’nin Kıbrıs’taki 30 bin kişilik kolordusu orada olmayacaktı. Kısacası ABD/AB hegemonyası Türkiye’nin kendi jeopolitik çıkarlarını AB ve NATO’ya rağmen elde etmesine izin vermiyor. Her hafta şehit veriyoruz ancak ABD halen PKK, YPG ve PYD’ye askeri yardımını kesmiş değil. Amerikalı generaller PKK’lılarla boy boy poz verebiliyor. CATSAA yaptırımları devam ediyor. FETÖ lideri ABD’de ikamete devam ediyor ancak Türkiye elindeki büyük kozları kullanamıyor. Diğer yandan Türkiye'de Amerikan hükümetine karşı halkta büyük bir uzak duruş varken, devletin uygulamalarına baktığımız zaman iş çok başka.

“Türkiye NATO’da kaldığı sürece Ege ve Akdeniz sorunları çözülemez”

- Türkiye geçen hafta Yunanistan ile beraber NATO’nun ‘Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi’ne dahil edildi. Mesela ABD’nin F-16’ların Türkiye’ye veriş şekli de benzer, Yunanistan’a da F-35 gönderilmesi Kongre’de aynı paket içinde onaylandı. İki ülke birlikte çevreleniyor.

Bazen bana “Ege sorunları, Doğu Akdeniz sorunları nasıl halledilecek?” diye soruluyor. Benim cevabım çok kısa oluyor; Türkiye NATO'da kaldığı sürece Ege ve Akdeniz sorunlarını halledemez. Bunu unutun. Ege ve Akdeniz sorunları egemenlik sorunudur. Her ikisi de sıfır toplamlı sorunlardır, yani ‘zero sum game’. Ya karakolda biter ya mahkemede biter, öyle söyleyeyim. Ancak NATO’da olduğumuz sürece Türkiye askeri gücünü kullanarak bu sorunları çözemez zira askeri gücünü kullanmasına izin verilmez. Kıbrıs müdahalesi olduğunda ABD’nin kenar kuşak jeopolitiği çıkarları Türkiye’nin müdahalesine izin veriyordu. Ancak ikinci harekattan sonra işler değişti. Bunu da hatırlatalım.

“Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı düşman olarak tutulması emperyal sistem için sigortadır”

- Bu söylediğinizi tersten okuduğumuzda şu anlama geliyor değil mi; Türkiye Ege sorunlarını masada diplomasiyle çözemez ancak askeri güç kullanarak çözebilir?

Yunanistan, 1830’da Londra Borsası’nda kurulmuştur. Anglosaksonlar, Yunanistan’ı Osmanlı İmparatorluğu ile Batı arasında bir tampon devlet olarak kurmuştur. Yunanistan’ın görevi vardır. Yunanistan hiçbir zaman bağımsız hareket etmez, daima proxy ‘vekil’ olarak hareket eder. 15 Mayıs 1919’da çıkma nedeni oydu, kurulma nedeni de oydu. O nedenle ABD’nin Rusya’yı ve Çin’i, Avrasya’da çevreleme jeopolitiği devam ettiği sürece Yunanistan ile Türkiye’nin yakınlaşması, birlikte hareket etmesi ve zamanı geldiğinde ABD jeopolitik etki alanından çıkmasına izin vermez.

Türk boğazları jeopolitik olarak ABD için en önemli hazinedir. Türkiye’nin Truman Doktrini ile etki alanına alınması ve NATO üyeliğinin temel nedenidir. 12 Mart, 12 Eylül gibi askeri müdahalelerin Amerikan yanlısı olmasının temel nedeni de budur. Bu darbeler kenar kuşak konsolidasyonu için yapılmıştır. Türkiye 2016 FETÖ darbe girişimi sonrası rota değiştirince derhal Yunanistan’a yığınaklanma ve Yunanistan ile askeri üs anlaşmaları yapıldı. Amaç, Türk Boğazları kontrolden çıkarsa Ege Adalarının oluşturduğu boğazlar ile Dedeağaç ve Girit ekseninde Rus Donanmasına karşı askeri üstünlük sağlamaktı. Esasına bakacak olursanız Türk ve Yunan halkları ortak yönleri çok olan halklardır. Normalde aklı başında bir dünya sistemi olsa Yunanistan'la Türkiye federasyon kurabilecek yetenekte iki ülkedir. Coğrafya buna izin veriyor, kültürler buna izin veriyor. Ama Yunanistan’ın Türkiye'ye düşman olarak tutulması emperyal sistem için bir nevi bir sigortadır.

- Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını savunmanız yeni bir şey değil. Bu bakış açısı sizi ‘Avrasyacı’ mı yapıyor? Türkiye’nin dış politikasına iki alternatif bakışın hep bu dikotomi üzerinden açıklanmaya çalışıldığı malumunuz. Siz Avrasyacı mısınız?

Ben ne Atlantikçi ne de Avrasyacıyım. Tekrar edeyim, ben bir Kemalist’im. Türkiye’nin milli güç unsurları bağımsız, aktif ve tarafsız dış ve güvenlik politikası sürdürmeye yeter.

“Dugin’in Avrasyacılığı Türkiye’ye İslami rol biçer Huntington’ın biçtiği rolle aynıdır”

- Peki bugünün Türkiye’sinde kimdir Avrasyacı?

Şöyle bir tarif yapmaya çalışalım. Rusya odaklı bir Avrasyacılık var, işte Dugin’in yaptığı. Ben ona yüzde yüz karşıyım. Çünkü Dugin, Türkiye’nin laik kimliğini tamamen ikinci plana atan ve Türkiye’nin İslami kimliğiyle liderlik yapmasını istiyen bir Avrasyacılığı savunuyor. Bu, Kemalizm’e ve Atatürk’ün çizdiği Türkiye modeline tamamen aykırıdır. Atatürk Türkiye’si ne din temelli ne de ırk temelli şablonlara sığmaz.

- Dugin bir dönem çok etkindi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Türkiye’ye bakışında Dugin felsefesinden ne kadar etkilendi? Putin’in Erdoğan ile yakınlığını böyle mi okumamız gerekiyor? Yani Putin Türkiye’ye bir müttefik olarak ‘İslami bir rol’ mü öngörüyor bölgesel oyunda?

Putin tabii çok daha üst seviye jeopolitik büyük bir oyun oynayan bir lider. Eğer Putin olmasaydı Rusya da Sovyetler gibi parçalanırdı. Kanaatimce Rusların tarihinde ülkeyi güç yapan ve bütünlüğün koruyabilen üç önemli lider var; Petro, Stalin, Putin. Ben açıkçası Putin’in bugüne kadar Dugin gibi Türkiye'yi İslami bloğa ısrarla itecek kadar mantıksız olduğuna dair bir işaret görmedim. Dugin’in Türkiye için biçtiği rol esasen Amerikalı Samuel Huntington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’nı yazarken Türkiye’ye biçtiği rolle aynıdır. Orada da Türkiye’ye laik kimliği yerine İslami kimliği üzerinden bir bakış vardır. Türkiye kesinlikle laik kimliğini korumak zorunda. Türkiye laik kimliğini kaybettiği andan itibaren İslam ülkeleri içinde ya da Doğu ülkeleri içinde dinamik bir model olmaktan çıkar.

“Benim savunduğum model Türk dünyasıyla ‘Avrasya Birliği’”

- Hazır Dugin’in Türkiye için uygun gördüğü gömleği konuşurken şunu hatırlatmakta fayda var. Dugin, 15 Temmuz’da Türkiye’ye geldiğinde Necip Fazıl Kısakürek’in şeyhi ve ilham kaynağı olarak bilinen Nakşi Şeyhi Abdülhakim Arvasi'nin mezarını ziyaret etmişti.

Bunlar tabii benim Dugin hakkındaki eleştirilerimin başında geliyor. Bu, Türkiye'yi İslami cepheye itme hastalığıdır. Ben her zaman Mustafa Kemal’in uygulamış olduğu dış politika ve güvenlik politikasının benzerinin uygulanması gerektiğini savunuyorum. Bunun adına ‘Tam bağımsız Türkiye’ diyebiliriz. Bu arada benim savunduğum modelde Türk dünyasıyla (Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve KKTC) ortaya çıkmış bir Avrasya birliğinden bahsedebiliriz. Soğuk Savaş bittikten sonra artık kendi ayakları üstünde durmayı başaran bir Türk dünyası var. Türkiye’den doğuya doğru ilerlediğiniz zaman Vladivostok’a kadar Türkçe konuşarak gidebiliyorsunuz. Doğumuzdaki gerek Hazar havzasındaki gerek dışındaki Türk devletleriyle iş birliği ya da bir tür ‘Türk İttifakı’ gerçekleşebilecek bir vizyondur. Bu arada Türk Devletleri Teşkilatı bu süreçte başarılı ve önemli bir adımdır. Bu arada Türkiye aktif tarafsızlığını koruduğu sürece hem Rusya hem Çin ile pekâlâ gelişmiş çıkar ilişkileri kurabilir ve Atlantik dünyası ile ticari ilişkilerini sürdürebilir. Ancak ben AB/ABD ile Türkiye’nin askeri ilişkiler kurmasının, yani coğrafyamızı Atlantik jeopolitiği emrine vermesinin 21. Yüzyılda çıkarımıza olmadığını düşünüyorum. Zira o dünya bizden sözde Kürdistan, Mavi Vatan ve Boğazlar ve Kıbrıs’ta taviz istiyor.

- Putin’in böyle bir şeye izin vermesi mümkün mü ki; Türkiye önderliğinde bir tür Türk İttifakı’nın kurulmasına?

Putin'in izin verip vermemesi önemli değil. Önemli olan bu girişimin Rusya’ya tehdit olup olmamasıdır. Türkiye o dengeyi sağlayacak birikim ve yeteneğe sahiptir.

“Rusya dünya ekonomisine yüzde 2 katkıyla emperyal güç olamaz”

- Rusya’nın arka bahçesinde olacaklara Rusya’nın ne şekilde baktığı nasıl önemli olmaz? Bir de Putin’in sürdüğü genişlemeci dış politika da nihayetinde başka türlü bir emperyalizm değil mi? Suriye, Balkanlar, Kafkaslar…küresel siyasette sizin Atlantikçi dediğiniz hegemonyaya karşı başka tür bir hegemonya öneren bir lider değil mi nihayetinde?

Ben şu an Rusya'nın emperyalist bir modelde olduğuna inananlardan değilim. Çünkü dünya ekonomisine sadece yüzde 2 katkı ile emperyalist olunmaz. Sadece askeri güç emperyal olmaya yetmez.

- Belki ekonomik hegemonyayı dengeleyecek gücü yok ama Putin’in ülkesi için emperyalist bir ideolojik vizyon öngördüğü de yadsınamaz.

Eğer Çarlık Rusya'sından, yani 19. ve erken 20. Yüzyıl koşullarındaki Rusya’dan yani nispeten sanayi gücü büyük bir Rusya'dan bahsedecek olursak evet onun için ‘emperyalist’ diyebiliriz. Ama bugün Rusya için bunu diyemeyiz. Zaten Soğuk Savaş’ın tek kurşun atılmadan bitmesinin sebebi de Rusya’nın Anglosakson hegemonyaya teslim olması sayesinde mümkün olmuştur.  Bunun adını koyalım; Rusya Anglosaksonlara yenilmiştir. Çevrelendiği denizlerden koparılmıştır.  Bugün çevrelenmeye ve daha da sıkıştırılmaya karşı savunma durumunda. Yenilmiş bir devletin tekrar emperyal olması için önce kendini toparlaması, kendini hem ekonomik olarak hem siyasi olarak hem de jeopolitik olarak emniyete alması gerekir.

- Büyük bir iddiayla işgal ettiği Ukrayna’da iki senedir büyük kan kaybeden de bir devlet olduğunu ekleyebiliriz sanırım bu analize.

Hayır, bana göre bu savaşın jeopolitik çerçevede şimdilik kazanını Rusya’dır. Çünkü en kritik bölge olan Rusça konuşan ortodoks Rusların yaşadığı, sanayi ve madenlerin olduğu Donbass bölgesi iki yıldır Rusya’nın kontrolünde. Ayrıca Azak Denizi Rus iç denizine dönüştü.

“Donanması olmayan Ukrayna 40 gemilik Rus donanmasının 13 gemisini batırabiliyorsa buna bir bakmak lazım”

- Ancak öte taraftan Putin Ukrayna’yı işgal ederek o güne kadar çok dağınık bir görüntü veren Atlantik cephesinin kendi içinde konsolide olmasını da sağlamış olmadı mı? NATO kurulduğundan beri katılmayarak Soğuk Savaş döneminde bile tarafsız kalmayı seçmiş Finlandiya ve İsveç dahi pozisyon aldı Rusya’ya karşı.

Ben şöyle düşünüyorum; Putin eğer Ukrayna'nın NATO üyesi olmasına onay verse ve Ukrayna NATO üyesi olarak sınırlarına dayansaydı, Rusya’nın ayrışma ve bölünme süreci süratle başlardı. Bu kadar net söyleyeyim. Çünkü Rusya zaten Yugoslavya krizi sonrasında Adriyatik’ten atıldı. 2004’te üç Baltık ülkesi devlet NATO’ya üye yapıldıktan sonra Baltık Denizi’nden atıldı. Aynı yıl Karadeniz’de Romanya ve Bulgaristan NATO üyesi yapıldı. Dolayısıyla Akdeniz’den de uzaklaştırıldı. Geriye bir tek Kuzey Denizi ve Arktik havzası kaldı. Bugün eğer Ukrayna olmayan donanmasıyla Rusya karşısında bu kadar büyük başarı elde ediyorsa, Batı Karadeniz sahillerinin tamamen NATO kontrolünde olmasından kaynaklanıyor. Yaklaşık 40 gemisi olan Rus donanmasının 13 gemisini Ukrayna donanması olmadan batırabiliyorsa buna bir bakmak gerekir. Atlantik konsolidasyonu zaten Amerikan jeopolitiğinin esasıdır. NATO’nun kuruluş nedeni budur. Avrasya’nın Batı Avrupa yarımadası İngiltere adası ile birlikte mutlak surette Amerikan jeopolitiği emrinde olmalıdır.

“‘Mavi Vatan’ı kullandılar”

- ‘Devleti koruma refleksi’ gibi bir motivasyonla 15 Temmuz’da AKP hükümetinin ve Erdoğan’ın yanında hizalanan tek muhalif siz değilsiniz. Erdoğan’a ve ideolojisine taban tabana zıt olan başka odaklar da o dönem o mücadelede hükümetin yanında pozisyon aldı. Ama sizi diğerlerinden farklı kılan bir özelliğiniz var. Siz Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrasında dünyaya mesaj vermek için dış politikada sarıldığı ‘Mavi Vatan’ konseptinin yaratıcısı idiniz.

Evet, kullandılar.

- Şunu da hatırlatmak lazım; Erdoğan’ın sizin kaleminizden çıkan bir doktrin ile Atlantikçilere adeta meydan okuduğu dönemden sadece dokuz on yıl önce o sırada koalisyon ortağı gibi hareket eden Gülencilerin kurguladığı kumpas davalardan Balyoz nedeniyle haksız biçimde hapis yatmanıza itirazı olmayan bir Erdoğan vardı. Bu gerçeği bilmenize rağmen, yani sizi haksız yere hapis yatıran siyasi iradeyi nihayetinde Erdoğan’ın koyduğunu bilmenize rağmen 15 Temmuz’da kendisine destek verdiniz.

Doğru, çünkü FETÖ yüzünden devleti kaybediyorduk. FETÖ ile mücadeleye hala da destek veriyorum. 15 Temmuz’da Türkiye’nin kendini koruma refleksi öne çıkmıştır çünkü devleti kaybediyorduk. 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı bugün Kıbrıs'ta varlığımız yoktu, denize çıkışı olan bir Kürt devleti de kurulmuştu. Mavi Vatan zaten söz konusu olamazdı. Karadeniz’de de tüm tarafız politikamız terk edilmiş olurdu. Her şeyin temeli jeopolitiktir

“15 Temmuz ya da 17- 25 Aralık olmasaydı iktidar FETÖ’yü besleyen ülkelere büyük tavır koymazdı”

- Tamam. Buradan devam edelim. Sizin ve başka odakların ‘devleti kurtarmak’ için kendisine verdiği desteği 2016 sonrasında Erdoğan bugün içinde yaşadığımız başkanlık sistemini meşrulaştırmak için kullandı. Yani aslında sizin gibi ideolojik olarak kendisiyle aynı sayfada olmayan kişi ve kurumların desteğini İslami referansları kuvvetli otoriter bir rejimin inşası için araşsallaştırdı. Bu sizi rahatsız etmiyor mu?

Ben iktidar partisinin jeopolitik yaklaşımlarını bilimsel bir temele oturtamıyorum. Onlar tamamıyla gelişen durumlara göre karar veriyorlar. Oynak, çok oynak bir politika. 15 Temmuz darbe girişimi olmasaydı veya işte 17- 25 Aralık olayları olmasaydı, FETÖ’yü besleyen CIA, MI6 ya da MOSSAD gibi yapılara ya da onların bulunduğu ülkelere karşı büyük bir tavır konulmazdı. Zaten ben açıkçası Montrö basın açıklamamızdan sonra bu resmi çok net gördüm. Çünkü çok kritik bir açıklamaydı yani. Zaten biz onu yaptıktan bir yıl sonra Ukrayna’da savaş çıktı biliyorsunuz.

Dediğiniz gibi Balyoz ve Ergenekon’un kurgulanmasının temeli tamamen jeopolitikti. Atlantik hegemonya, yani Anglosakson denizci hegemonya kendi iradesi dışında başka denizci istemez. Türk boğazları, Panama, Süveyş, Malakka, Hürmüz, Bab el Mendeb gibi kritik geçitleri kendi kontrolünde tutmak ister. Tabii Rusya dış ticaretinin yüzde 60’ının geçtiği Türk boğazlarında siz kuvvetli biçimde Montrö’yü uygulamakta ısrar ederseniz ve ABD, NATO donanma varlıklarının Karadeniz’de sürekli varlık göstermesine karşı çıkarsanız ya da Akdeniz Kalkanı Harekâtını Akdeniz’deki çıkarlarımızı korumak için başlatırsanız   başınıza işte bizim başımıza gelenler gelir. Çünkü Anglosakson hegemonyaya “Bizi Antalya Körfezi’ne sıkıştıramazsınız. Buradaki kıta sahanlığında benim çocuklarımın, torunlarımın da hakkı var. Buradaki her şeyi Yunanistan ve Roma’ya veremezsiniz” demiş oluyorsunuz. Biz bunu yapınca tabii ki onlar da karşı hamle yaptı. Anglosaksonların en iyi bildiği şey manipülasyon yapmak ve baskı yaratmaktır. Çok sıkışırlarsa da işte kendi ürettikleri FETÖ gibi istihbarat örgütleri üzerinden komplo düzenlerler.

“AKP ile FETÖ arasındaki fark şu; FETÖ’de adres belli değil”

- Diyelim ki sizin iddia ettiğiniz gibi Fethullahçıların 15 Temmuz kurgusunun arkasında NATO’nun baş aktörleri var. Bu durumu kullanarak Erdoğan iktidarının kurduğu politik denklem ise ülkeyi başka bir yöne götürmekte. Artık Anayasa Mahkemesi’ni ve kararlarını tanımama konusunda dahi çok rahat davranabilen bir hükümet var Türkiye’de. Ve bu yolu meşrulaştırmak için 15 Temmuz’u çıkış noktası olarak kullandılar.

Siyasi iktidarlar her zaman gelişen olayları kendi iktidarlarını geliştirmek, meşruiyetlerini güçlendirmek ve gelecek seçimlere güçlü girmek için kullanırlar. Bu siyasetin tabiatında var. Ama AKP iktidarının yaptıkları ile FETÖ’nün yaptıkları arasında çok büyük ve önemli bir fark var. FETÖ’de adres belli değil. Yani en yakın zannettiğiniz kişinin dahi başka bir örgüte bağlı

olduğunu bilmiyorsunuz ama AKP iktidarında her şeyi görüyorsunuz. AKP iktidarında kim kimdir belli, ne istiyor belli ve yaptıkları her şey biliniyor ve tarihe kaydediliyor. Gerçekler ortada. Yani kimliği belirli olan bir rejim sizin belirttiğiniz hassasiyetlerin üzerinden bir siyaset yapıyor. Diğerinde ise dost zannettiğiniz kişi o örgütün emelleri için çalışan birisi çıkabiliyor. FETÖ’nün ne kadar iğrenç ne kadar tehlikeli ne kadar derin ilişkileri olan bir terör örgütü olduğunu hala görüyoruz. Kötülükte sınır tanımadıklarını görüyoruz.

“15 Temmuz sonrasında Atatürk modeli için konjonktür yakalanmıştı ama hükümet dinci oyları kaybetmek istemedi”

- Aslında ben şunu sormaya çalışıyorum; sizin 15 Temmuz’da jeopolitik odaklı pozisyon almanız sonradan sizi bir Kemalist olarak açıkta bırakmadı mı? Darbe girişimine karşı omuz omuza durduğunuz hükümet inandığınız Kemalist ideolojinin en basitinden çağdaşlama hedefini mesela erozyona uğratırken yine de “jeopolitik” diyebiliyor musunuz? Sizlerin 15 Temmuz’daki desteğinden güç aldılar ama ondan sadece beş sene sonra Montrö Sözleşmesi’nden geri adım atılmasın diye açıklama yaptığınız için “devletin güvenliğine veya anayasal düzene karşı suç işlemek için anlaşma” yapma suçundan ağır ceza mahkemesinde yargılandınız. AKP iktidarının toplumun geneline işlettiği ‘ifade özgürlüğü rejimi’nden siz de payınızı almış olmadınız mı?

15 Temmuz sonrası iktidar tüm ülkeyi kucaklayabilecek ve Atatürk modelini uygulayabilecek konjonktürü yakalamıştı. Ancak tabanındaki kemikleşmiş dinci oyları kaybetmemek uğruna bunu yapmadı. Hükümetin Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarını koruması önemliydi. Çıkarlarınızı kaybedersiniz geri alamazsınız. O nedenle hükümet uzun süre batılı olmamasına karşı batıcı da olmadı. Ancak son zamanlarda değişik baskılar nedeni ile batıcı bir politikaya döndüğünü görüyoruz. Burada benim payımı alıp almamam önemli değil. Ben her zaman ülkenin çıkarlarını savunurum ve karşı devrime her şekliyle muhalefet etmeye devam ederim.

“Anti-batıcıyım ama batılı biriyim Mustafa Kemal de öyleydi”

- ‘Batılı ama Batıcı değil’ ne demek?

Ben mesela anti-batıcı biriyim ama batılı yani çağdaş uygarlığın kabul ettiği değerleri savunan ve uygulayan biriyim. Mustafa Kemal Atatürk bana göre son derece batılı biriydi ama son derece anti-batıcı veya anti-emperyalistti. Verdiği mücadele anti-emperyalist bir mücadeleydi.

- Ama benimsediği yaşam tarzı itibarıyla dediğiniz gibi batılıydı. Hatta dahası, ülkeyi kurduktan sonra önde gelen batı ülkelerinin idari sistemlerini, yasalarını aldı getirdi bizzat Türkiye’ye uyguladı. Ya da mesela bugün Türkiye’de çarpışan kimlikler üzerinden konuşursak, batılı bir yaşam tarzı sahibi olan herkes politik olarak da batı yanlısıymış ya da batı devletlerinin politikalarını otomatikman onaylarmış gibi yaftalanabiliyor.

Türkiye'nin batılı olması için veya bu dediğiniz çağdaş uygarlık seviyesine erişebilmesi için mutlak surette gidip AB üyesi olması, NATO üyesi kalması ya da ABD’nin bir ‘vekili’ olmasına gerek yok. Mustafa Kemal çağdaş uygarlık hedefini bütün bunlar olmadan başardı. O batının çok savunduğu kural temelli dünya düzeninin veya Washington Consensus’un Gazze’de, Yemen’de yerlerde süründüğünü görüyoruz.

- Rusya’dan S- 400 füze savunma sistemi satın almak size göre anti-emperyalist bir tavır mıdır?

O bir tavır değil, ihtiyaçtır. Evinizin tavanı yoksa, yağmur içeri giriyorsa ona göre tedbir alırsınız. Türkiye’nin halen en büyük açığı bölge hava savunma sistemidir.

“Stratfor’un kurucusu Friedman der ki: ‘Büyük güç can acıtır’ bugün Türkiye’nin yaşadığı budur”

- O kadar acil bir tedbir idiyse, bunları 2,5 milyar dolara alan hükümet neden hangara  kilitleyip kullanmama sözü verebildi ABD’ye? Biliyoruz ki ancak o garanti sayesinde F-16’ların Türkiye’ye satışı söz konusu olabildi. Hatta ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland geçen haftalarda yaptığı ziyaret sırasında Türkiye’nin F-35 programına dönüşünün dahi konuşulabileceği sinyali verdi. Bu arada Erdoğan Atina’ya gitti, Doğu Akdeniz gerilimi buzluğa kaldırıldı. Bir de işte son olarak Türkiye ve Yunanistan birlikte NATO’nun Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi’ne dahil edildiler. Bütün bunları üst üste koyunca Atlantik İttifakı’nın kısa bir dönem Moskova ile yakınlaşma yaşayan Türkiye’yi yine çevrelediği ve Erdoğan’ın da buna teslim olduğu yönünde bir sonuç ortaya çıkmıyor mu? Bu doğru okuma mı sizce?

Doğru okuma. STRATFOR Kurucusu Friedman’ın çok önemli bir lafı vardır, mealen der ki; “Büyük güç can acıtır. Önce finansal olarak can acıtır diyor. Olmazsa başka yöntemle can acıtır, o da olmazsa askeri güçle can yakar.” Bugün yaşanan budur. Oysa Türkiye belki ilk defa, 1952’den beri esiri olduğumuz bu denizci Atlantik hegemonyanın baskısından kurtulabilme şansını yakalamıştı. Savunma sanayinde çok büyük bir ivme yakalanmıştı. Nüfusumuz 85 milyon, G20 ülkeleri arasına girmişiz. Yani güç faktörleri bizim açımızdan 1923 ile kıyaslanamayacak kadar ilerdeydi.

Ama 1923’te o sınırlı güç faktörlerine rağmen bağımsız bir politika uygulayabilen, Balkan devletlerini yanına çekebilen, Sadabat Paktı ile Yakın Doğu devletlerini yanına çekebilen bir Türkiye vardı. Bugün Türkiye’nin NATO’dan kurtularak bağımsız bir güç olabileceğini hatırlaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü dünyadaki hegemonya, güç dengeleri el değiştiriyor. Amerika'nın gücü bitti, tükendi. Amerika artık bir deniz hegemonu bile değil. Gözümüzde büyüttüğümüz Amerikan donanmasının 290 gemisi var. Denizde pervanesi dönen gemi sayısı bugün itibarıyla sadece 40. Bu durumu toparlamaları artık mümkün değil. Çin’in muazzam bir yükselişi var. Rusya ekonomik olarak çok zayıf olmasına rağmen iki yıldır Ukrayna’da ABD ve AB hegemonyasına direniyor. ABD artık oyun kuramıyor. Kurduğunu da tamamlayamıyor. Hatta İsrail örneğinde gördüğümüz gibi Netenyahu’nun emrivakisine alet olabiliyor.

“ABD bizim hükümetin zafiyetleri nedeniyle oyun kurabildi”

- ABD belki küresel ölçekte oyun kuramıyor ama mesela siz biraz önce ABD’nin son dönemde Türkiye için kurduğu oyunda başarılı olduğunu teyit ettiniz. Yani S- 400’leri kullandırtmayarak, arada yaptırım kozunu kullanarak Türkiye’yi NATO çizgisine geri döndürmeyi başardı. Bu mesela bir oyun kurmak değil midir?

Bu, bizim hükümetin başta ekonomik alan olmak üzere hassasiyetleri nedeniyle olabildi. Amerika, hükümetin bu alandaki değişik zafiyetleri nedeniyle burada oyun kurdu. Sizin finansal olarak hayatta kalmanız batı sistemine bağlı ise ve 70 yıldır giderek büyüyen bir dış ticaret açığınız varsa, bu olur. Bir de tabii ABD’de Türkiye aleyhine yürütülen davalar var.

- Türkiye’nin içerde ekonomi yönetiminde yapılan hatalı uygulamalarla ABD’deki davaların ne alakası var? Sonuçta Cumhurbaşkanı Erdoğan da hatalı para politikası uyguladığını 2023 seçimlerinden sonra Mehmet Şimşek’i atayarak kabul etmiş olmadı mı? Şimşek ve ekibi son beş senedir yapılan hataları düzeltmeye çalışan bir politika izliyor bugün.

Ben ABD’deki davaları şu açıdan söyledim; bunlar sayesinde tabii ki kurumlar ve kişiler üzerinde baskılar da uygulanabilir. ABD, elindeki tüm hassasiyetleri sömürebilecek, etki yaratabilecek mekanizma ve çevrimlere 1945 sonrası zaten sahip oldu. FETÖ en güzel örnek değil midir?

- Şunu mu söylüyorsunuz; ABD Halkbank davasını Erdoğan üzerinde bir baskı unsuru olarak kullandı ve başarılı oldu?

Erdoğan üzerinde de olabilir, Türkiye'deki pek çok kurum ve kuruluş üzerinde de olabilir. İşte en basitinden CAATSA yaptırımları. Ya da MTA ve TPAO üzerindeki yaptırımlar ve hatta Rusya ile ticaret yapan firmalar üzerindeki yaptırım tehditleri.

“Maalesef Ankara’yı istedikleri noktaya geri getirdiler”

- Ama CAATSA yani ‘ABD’nin Hasımları ile Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’ tamamen başka bir konu. Onun Halkbank ile ilgisi yok. ABD’nin onu Türkiye’ye karşı kullanmasının sebebi Ankara’nın ABD tarafından ‘hasım’ olarak görülen Rusya’dan savaş ekipmanı almış olması.

Benim demek istediğim şu; Amerika gerileyen ve gücü tükenen bir hegemon olarak istediğinde, iradesi ve bütünselliği zayıflamış bir ülkeye karşı gücünü topyekûn kullanabiliyor. Dolar basan ülke olarak ekonomideki gücünü kullanıyor, istihbarat kurumlarını kullanıyor. O ülkedeki sempatizanlarını, etki ajanlarını, sivil toplum örgütlerini, medyayı ve akademi dünyasını kullanabiliyor. Zira her şeye rağmen küresel müesses nizamın ana parametrelerini kontrol etmeye devam ediyor. Sadece askeri alanda sonuç alamıyor.

- Ve sonuçta bunların hepsini aynı dönemde kullanarak Ankara’yı istediği noktaya geri mi getirdi?

Ben şu an maalesef öyle görüyorum, geri getirdi. F-16 kararının Kongre’de onaylanmış olmasının ardından uzun yıllar sessiz kalan içimizdeki aşırı Amerikancı kesim, büyük bir zafer kazanmış gibi ortalara çıktı.

- Kim onlar ve ‘ortalara çıkmaktan’ kastınız nedir?

Danıştay’ın verdiği son kararı görüyoruz, FETÖ’cü hakimlerin tekrar göreve iadesi. Bunlar Türkiye’yi tekrardan eski rayına oturtmaya çalışan girişimlerdir.

“Navalni’nin ölümü kime yaradı ona bakın, Batı kamuoyu tekrar uyarılmış oldu”

- Biraz önce Putin için “Rusların üç büyük liderinden biri” dediniz.

Ben değil, herkes söylüyor bunu.

- Ama ben soruyu şu anda size soracağım, bu kadar büyük ya da vizyoner bir liderin ülkesinde nasıl oluyor da Alexsey Navalni gibi muhalif bir siyasetçi cezaevinde ölü bulunuyor? Büyük lider değil de basit diktatör tavrı değil mi bu?

Ben şahsi fikrimi söyleyeyim; seçimlere bir ay kala hiçbir devlet başkanı en büyük muhalifini hapishanede öldürtmez. Şimdi bu olayın kazananı kim diye bakmak lazım? Dünden beri CNN, BBC, bütün televizyon kanalları Rusya ve Putin aleyhtarı bir yayın yapıyor. Putin’i şeytanlaştırmak için her şey yapılıyor. Tam da Putin’in Tucker Carlson ile yaptığı söyleşinin dünya kamuoyunda çok büyük etki yarattığı bir ortamda geldi Navalni’nin ölüm haberi. Ayrıca Atlantikçi Münih Konferansının başladığı günlerde. O nedenle ben daima bir olaya bakarken kim kazandı (Cui Bono?) diye sorarım.

- Tucker Carlson’ın son derece itibarı düşük bir televizyoncu olduğunu, Trump destekçisi Fox’un dahi sonunda kendisine tahammül edemediğini not etmek isterim.

Olabilir ama sonuçta yıllarca haber sundurmadılar mı ona?

Neyse. Ben şunu anlatmaya çalışıyorum; haber geldiğinde Alexei Navalny’nin hanımı Münih Güvenlik Konferansı’nda. Tam da Donbass bölgesinde çok önemli bir şehir tekrar Ruslar tarafından ele geçirilmiş. Tam da Amerikan Kongresi Ukrayna’ya gönderilecek yardım paketini onaylamaya hazırlanıyor. Böyle bir dönemde Navalni ölüyor. Oysa bu olaya kadar Ukrayna konusunda kamuoyu açısından ölü bir dönem yaşanıyordu. Şimdi bu olayla batı kamuoyu tekrardan uyarılmış oldu. Ben Putin'in bunları göremeyecek durumda olduğunu düşünmüyorum.

“11 Eylül de Pearl Harbour da kendi jeopolitik çıkarları için kendi yaptıkları manevralar”

- O zaman Alexei Navalny’yi Rus hapishanesinde batılı istihbaratçıların öldürttüğünü mü ima ediyorsunuz?

Biliyorsunuz batının 11 Eylül ve Pearl Harbour dahil olmak üzere kendi jeopolitik çıkarları için yaptığı çok manevra var.

- 11 Eylül’ü de ABD kendisinin planladığına inanlardansınız, öyle mi?

Kesinlikle. Tartışmam bile. Büyük devletler, büyük imparatorluklar bu tür planlar hep yapmıştır. Bu konuda sayısız kitap var.

- Bu mantıkla ilerlersek, o zaman “Kim bilir Türkiye’de de devlet neler planlamıştır” diye düşünebiliriz pekâlâ.

Türkiye bir imparatorluk değil. Ama devletlerin de zaman zaman neler yapabileceğini görüyoruz işte. Siz 7 Ekim’de Hamas’ın yaptığı saldırının İsrail’in bilgisi ve kontrolü dışında

olacağını düşünebiliyor musunuz? Mümkün mü? Bir olayın sonucunda kim kazanıyor ona bakmak lazım. Putin’e dönersek…seçimlere bir ay kala kendine muhalif bir siyasetçiyi öldürtmek ona ne kazandırır ki?

“Türkiye güvenlik devleti olarak kalmak zorunda”

- Ama sonuçta geçmişte Anna Politkovskaya gibi muhalif bir gazeteciyi öldürtmüş bir liderden bahsediyoruz. İki gün önce ölü bulunan Navalny’yi 2020’de zehirletmiş bir liderden bahsediyoruz. Yani eğer bunu sizin iddia ettiğiniz gibi batılı istihbarat teşkilatları yapmışsa da Putin’in doğal reflekslerini çalışarak yapmışlar o zaman. Bugün dünya kamuoyunda kimsenin “Ah yok Putin hapiste muhalifini öldürtmez” diyemiyor olmasının sebebi Putin’in kendisi değil mi? Türkiye’de bir muhalif fikri ya da yazdığı nedeniyle tutuklanıp cezaevine atıldığında “Ah yok bu hükümet yapmaz öyle şeyler” diyemediğimiz gibi. Çünkü yaşanmışlıklar var. Bu tür otoriter liderlerin jeopolitik oyunlarının gelip tıkandığı yerler tam buralar değil mi?

Otoriter rejimlerin olduğu ülkelere bakalım; Çin’e, Rusya’ya, İran’a, Kuzey Kore’ye…

Bu Anglosakson hegemonyaya direnen ülkelerin iki seçeneği var; ya Anglosakson hegemonyaya direnecekler ya da teslim olacaklar. Bakın bunların hepsi güvenlik devletidir. İsrail de bir güvenlik devleti. Bunu üzülerek söylüyorum ama Türkiye de güvenlik devleti olmak zorunda. Nereye kadar olmak zorunda? Onu da söyleyeyim. Türkiye, Anglosakson hegemonya bizim jeopolitik çıkarlarımıza kabul edene kadar güvenlik devleti olmak zorunda. Bakın biz her her ay şehit veriyoruz. Neden? Yarın güneyimizde denize çıkışı olan Kürt devleti kurulmasına izin versek, KKTC’den geri çekilsek; Sevilla haritasını kabul etsek, Yunanistan, Polonya ve Ukrayna gibi ABD’nin bölgedeki ucuz kanı olmayı kabul etsek o zaman güvenlik devleti olmak zorunda kalmayız. Bu bir seçim.

“Bir gecede her şey değişebilir”

- O zaman farklı görüşleri olan kesimlerin farklılıklarını özgürce yaşadığı ve eşit yurttaş muamelesi gördüğü bir Türkiye’yi görmeye bizim kuşakların ömrü yetmeyecek mi?

Bugün Türkiye'sinde söylediğiniz endişeler baskın olabilir ama yarın bir gecede her şey değişir. Bunun dünya siyasi tarihinde çok örneği var. Bir de kamuoyunun tepkisi çok önemli. Bugün her şeye rağmen Türkiye'de İslami bir rejim ya da antidemokratik bir rejim isteyenlerin ortalaması çok çok büyük bir rakam değil. Türkiye'de modern ve batılı tarzda yaşamayı benimsemiş, Atatürk’ü içselleştirmiş, Atatürk’ü artık devletle özdeşleştirmiş, muazzam bir kitle var. Bu kitleye rağmen siz Türkiye'yi o dediğiniz cendereye zaten sokamazsınız. Soksanız bile bu geçici olur, kalıcı olmaz. Türk halkı o cendereyi kabul etmez.

Türkiye NATO'ya girmesinin üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen neden güvenlik devleti olarak yola devam ediyor? Çünkü güneydoğumuzda hala bu kadar büyük bir savaş var. Kıbrıs’a neden müdahale ettik ve üzerimizdeki bu kadar baskıya rağmen neden hala orada 30 bin askerimizi tutuyoruz? Niçin Ege'de, Akdeniz'de üzerimize bu kadar göçmen salınıyor? O göçleri Türkiye başlatmadı ki. Irak’taki operasyonu biz başlatmadık.

- Ama Suriyelileri AB sınırları içine göndermemek için taahhüt veren Türk hükümeti oldu.

Ben onu eleştiriyorum zaten, çok yanlış bir şey. Ama Suriye’deki savaşı, Irak’taki savaşı, Libya’daki savaşı, Afganistan’daki savaşı biz başlatmadık. Anglosakson hegemonya Soğuk Savaş bittikten sonra “rule- based order” kisvesi altında 30 milyon insanı yerinden yurdundan etti. “Demokrasi getiriyoruz” dedikleri yerlerde milyonlarca insan öldü. Türkiye PKK ile mücadele ederken, Amerikalı generaller YPG’lilere “Onlar bizim kara unsurumuz” diyerek birlikte fotoğraf vermiyor mu?

“Her ülke diğerinin aleyhine koz tutmak ister, Türk devlet başkanına en yakın ailenin Ukrayna’da SİHA fabrikası var”

- Veriyor. Moskova’da da 2016’dan beri PYD ofisi var. Ruslar bu eleştirinizden muaf mı?

Şimdi bakın o tabii her zaman gündeme gelen bir konu. Her büyük güç elinde koz tutmak ister. Rusların da en hassas konusu Kırım. Bizde de biliyorsunuz Kırım’da onlar aleyhine iş yapanlar var. Ya da ülkemizin Devlet Başkanına en yakın aile gidip Ukrayna’da SİHA fabrikası kurabiliyor. Yani her ülkenin böyle kendine göre kozları, dengeleri oluyor.

- Demek ki PYD/YPG’yi bir koz olarak kullanmayı düşünen sadece ABD değil. Rusya da ofislerini kapatmayarak bir ihtimali canlı tutuyor.

Biraz önce saydım, etrafındaki bütün denizlerden atılmış bir ülke olarak Rusya’ya Suriye gibi bir müttefik Suriye’de üs veriyor. Siz tabii oraya yapışırsınız. Türkiye’ye de yarın öbür gün Libya’da mesela Tarsus’taki gibi bir üs verilse, biz de ona yapışırız, çıkmak istemeyiz.

“Bir yerde deniz gücünüz yoksa kara gücünüzün anlamı yok, örnek Libya’daki kara gücümüz”

- Türkiye’nin de Libya’da kara gücü var.

Ama deniz gücünüz olmadığı sürece kara gücünüzün bir anlamı yok. Bugün Kıbrıs'taki 30 bin askerimizin deniz gücümüz de olduğu için anlamı var. Yarın Libya’dan kara gücünüzü çekmeniz durumunda deniz gücünüz olmadığı için sizden başka türlü intikam almak isteyenler olabilir.

Şimdi… Rusya’nın Akdeniz’e önem vermesinin temel sebebi dış ticaretinin yüzde 60’ını Akdeniz’den geçiren bir enerji devleti olması. Tabii ki her büyük devlet gibi ilerde kendi çıkarlarını koruyacak yerler arayacaktı.

Libya’da mesela Rusya Hafter rejiminin yanındaydı ama Türkiye Rusya ile ilişkileri iyi olmasına rağmen farklı pozisyon aldı. Suriye’de keza Türkiye hala Esad’a ‘Esed’ diyor. Yani bir yandan Suriye’de Amerika karşıtı bir duruşu sürdürüyor gibiyiz ama bir yandan da Esad’ı dışlayarak Anglosakson hegemonyanın istediği pozisyona itiyor gibiyiz. Hükümet o kadar çok zikzak yapıyor ki. O zikzakların bedeli sonra ödeniyor.

“Türkiye din meselesini vicdan alanına itmek zorunda”

- Bir de tabii bu zikzaklar nedeniyle Ankara’nın ültimatomları çok da ciddiye alınmaz oldu sanki.

Zaten sorun orada. Mesela son krizde Hamas konusunda arabuluculuk yapmak istediler, olmadı. Keza Mısır ile krizde Müslüman Kardeşler’e çok ciddi mesafeli davranılması gerekiyordu. Mısır bölgede jeopolitik ağırlık merkezine sahip bir devlettir, süreç ona göre kontrol edilmeliydi. Şimdi bakın bütün bunlara bakınca ben şunu söylemek istiyorum; Türkiye din meselesini vicdan alanına geri gitmek zorunda. Türklerin bu coğrafyada iç barış içerisinde yaşayabilmesi için din, vicdan alanına dönmeli, siyasi alanı terk etmelidir.  Ne Dugin’in ne Huntington'ın Türkiye'yi dini bir cepheye itmesine izin vermemeliyiz. Türkiye'nin en ciddi sorunu bana sorarsanız bu.

“Finansal kriz nedeniyle geri adım atıldı ama henüz jeopolitik taviz vermedik”

- 2020’de, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile gerilimin doruk noktasında olduğu dönemde Erdoğan hükümeti ‘Mavi Vatan’ı öncelikli bir dış politika ve savunma doktrini olarak benimsemiş gibi duruyordu. 2022’de Mavi Vatan tatbikatı yapıldı. Şimdi bu sizin de teyit ettiğiniz ABD’nin Türkiye’yi tekrar istediği noktaya çektiği dönemde hükümet ‘Mavi Vatan’ felsefesini sizin yazdığınız şekliyle devem ettirebilir mi?

Evet maalesef Türkiye finans krizi nedeniyle geri adım attı. Ama henüz jeopolitik olarak bir taviz vermedik.

“Tekrar çözüm süreci başlatmak da jeopolitik tavizdir”  

- Jeopolitik taviz verildiğinin somut emareleri ne olur?

O somut emareler bana göre Kıbrıs’tan asker çekmek ve güneydoğuda tekrar çözüm süreci başlatmak ya da Karadeniz’de bizim organizasyonumuzda NATO tatbikatı yapmak veya NATO harekâtına iştirak etmektir. Türk üst kimliğini aşağıya çekecek, Türkiye'nin üniter yapısını zedeleyecek bir sürece girmektir. Ya da Akdeniz’de mesela Exxon Mobil gibi bir şirketin 1,4,5,6,7 numaralı sahalara gelip sismik çalışma ya da sondaj yapması, bizim de baskılara boyun eğerek geri çekilmemizdir. İşte Mavi Vatan’dan en büyük taviz bu olur. Türkiye'nin Ege'deki tatbikatlarında Yunan hava sahasının 10 mili içine girdiğinde Yunan Hava Kuvvetlerinin önleme yapıp Türkiye'ye nota vermeye devam etmesi ve Türkiye’nin bundan vazgeçmesi…İşte bu tip gelişmeler jeopolitik olarak geri çekilme süreci başlatır.

Mesela bugün F-16 kararı çok yanlış. F-35’lere geri dönme konuşmaları da Türkiye’de stratejik tembellik yaratır. Kaan projesi benim tahminime göre bu nedenle gecikebilecek. Çünkü aynı metodu Amerikan donanması bize karşı da kullandı. 1969’da TCG Berk refakat muhribini yaptık, hemen arkasından İ sınıfı muhripleri bedava verdiler. Öyle olunca da biz ta 2011’e kadar milli gemi ile uğraşmadık. Jeopolitiğin esası kan ve demirdir. Kan nüfusunuz, demir ise geminiz, uçağınız ve cephaneliğinizdir. Böyle bir coğrafyada kendi savunma sanayiiniz olmadan bağımsız yaşayamazsınız. Anglosaksonlara güvenilmez. Ben 7 yıl birlikte yaşadım onlarla. 200 yıllık hegemonya birikimini kullanıyorlar.

“Kuşatılmış Rusya kuşatılmış Türkiye demektir”

- Anglosaksonlara güvenilmez, Ruslara ne kadar güvenilir?

Atatürk 1918’de savaştı ama 1920’de Ruslara “Ortak stratejik ittifak kuralım” dedi. Lenin’e yazdığı 26 Nisan 1920 tarihli mektubun detaylarına bakın. Atatürk Rusya’ya giden heyete verdiği talimatta diyor ki, “İngilizler Boğazlara tekrar saldırırsa birlikte yardımlaşalım. Bugünkü şartlar 100 yıl öncesi ile aynı diye düşünüyorum. Ruslar da kuşatılmış biz de kuşatılmış durumdayız. Kuşatılmış Rusya kuşatılmış Türkiye demektir. Eğer Rusya parçalanırsa kıta ile okyanus mücadelesinde Anglosakson cephe büyük zafer kazanır ve bu süreç Türkiye’yi kıtaya iter ve parçalatır. Bunu görmek lazım

“Atatürk bugün yaşasa ona da Rusçu derlerdi”

- Peki, siz Rusçcu musunuz?

Hayır, kesinlikle değilim. Ben bir Kemalistim. Ama şunu iddia ediyorum - hatta bunu için bir tweet de attım- eğer Atatürk bugün yaşasaydı ona da ‘Rusçu’ derlerdi. Tekrar edeyim. Jeopolitik kurallara göre bugün kuşatılmış bir Rusya kuşatılmış, Türkiye demektir. Son dönemde Türkiye- Rusya ilişkileri gerek ekonomik gerek sosyal olarak o kadar gelişti ki artık Türkiye'yi yeniden Rusya'yla düşmanlaştırmak kolay bir şey değil. Bana göre Türkiye Asya güçleriyle iş birliği içerisinde ama bir askeri ittifaka girmeden ilerlemeli. Mesela biz NATO üyesi bir ülke olarak Karadeniz’de tek bir tane tatbikat yapmadık. Montrö’nün 19. Maddesi’ni aktif bir biçimde uyguluyoruz. Bunun kamuoyu farkında değil ama önemli bir detay.

Cansu Çamlıbel / T24

What's Your Reaction?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow