Bahçeli’nin ‘İmralı Statüsü’ çıkışı ve Büyük Kürdistan denklemi

Devlet Bahçeli’nin Öcalan için ‘statü’ talebi, bölgedeki ‘Büyük Kürdistan’ projesi ve Suriye-Irak-İran hattındaki kritik gelişmelerle ne kadar bağlantılı?

Bahçeli’nin ‘İmralı Statüsü’ çıkışı ve Büyük Kürdistan denklemi

AHMET TAŞ | YEREL GÜNDEM

ANKARA, TÜRKİYE — MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin yaklaşık 1.5 yıl önce "teröristbaşı PKK’yı feshetsin, umut hakkından yararlansın" diyerek başlattığı süreç, 2026 yılının başında "statü" tartışmasıyla yeni ve çok daha karmaşık bir evreye evrildi.

Bahçeli’nin, TBMM komisyon raporunda yer almayan "umut hakkı" yerine bu kez çıtayı yükselterek "PKK kurucu önderliğinin statü sorunu olduğunu" ve "İmralı’daki statü açığının kapatılması gerektiğini" savunması, Ankara kulislerinde deprem etkisi yarattı. Bu çıkışın, sadece iç siyasi bir hamle mi yoksa Suriye, Irak ve İran hattında ABD-İsrail desteğiyle şekillendirilen bölgesel bir "Büyük Kürdistan" projesine karşı bir ön alma ya da eklemlenme çabası mı olduğu sorusu, bugün Türkiye’nin en hayati gündem maddesi haline gelmiş durumda.

Umut Hakkından "Statü" Arayışına: Çıta Neden Yükseldi?

Bahçeli’nin kurduğu ilk denklem, terörün sona erdirilmesi karşılığında kişiye özel bir "umut hakkı" tanınması üzerineydi. Ancak gelinen noktada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurmaylarına "kişiye özel umut hakkı olmayacağını vatandaşa iyi anlatın" talimatı verdiği iddiaları, MHP liderini daha radikal bir söyleme itti. Bahçeli, doğrudan "statü" kavramını telaffuz ederek İmralı’nın hukuki ve siyasi konumunun yeniden tanımlanmasını istedi.

Erdoğan’ın bu talebe verdiği, "İmralı şu anda Adalet Bakanlığımız tarafından gerekli şekilde işletiliyor" yanıtı, teknik bir cezaevi yönetiminden söz ederek konuyu geçiştirdi. Ancak DEM Parti kanadından gelen, "Bahsedilen sadece bir kişi değil, Türkiye coğrafyasını aşan bir sosyolojik gerçekliktir" açıklamaları, tartışmanın cezaevi duvarlarını çoktan aştığını kanıtlıyor. Bu "statü" talebinin, Abdullah Öcalan’ın bir "baş müzakereci" ya da "Kürtlerin lideri" olarak resmen tanınması anlamına gelip gelmediği, sürecin en karanlık noktasını oluşturuyor.

Tarihsel Arka Plan: Öcalan’a "Paşalık" mı Teklif Ediliyor?

Tartışılan bu "statü" kavramı, akıllara geçmişteki bazı radikal önerileri getiriyor. 2009-2013 yılları arasında "açılım" süreçlerine fikri destek veren Mümtazer Türköne’nin, Öcalan için önerdiği "Osmanlı usulü isyan bastırma" yöntemi bugün yeniden gündemde. Türköne o dönemde, isyan liderlerinin affedilip uzak bir vilayete atandığı ve kendilerine "başıbozuk paşası" rütbesi ile maaş bağlandığı Osmanlı mantığını hatırlatarak, Öcalan’ın Bodrum Türkbükü’nde ev hapsinde tutulabileceğini savunmuştu.

Bahçeli’nin bugünkü "statü" talebinin böylesine sembolik bir rütbeyi mi yoksa bölgesel bir aktörlük makamını mı kapsadığı henüz netleşmiş değil. Ancak Suriye ve Irak’taki gelişmeler, istenen statünün "paşalıktan" çok daha stratejik bir "bölgesel liderlik" ile ilgili olduğunu düşündürüyor.

SDG Anlaşması ve Münih’teki "Gizli" Diplomasi

Suriye sahasında yaşananlar, Bahçeli’nin Türkiye içinde yürüttüğü tartışmanın dış yansıması niteliğinde. Öcalan’ın "manevi oğlu" olarak bilinen Mazlum Kobani’nin, Şubat 2026’daki Münih Güvenlik Toplantısı’na Neçirvan Barzani’nin uçağıyla gitmesi ve ABD Dışişleri Bakanı ile aynı masaya oturması, SDG’nin uluslararası alanda kazandığı "statünün" somut bir göstergesidir.

Suriye yönetimiyle yapılan entegrasyon anlaşmasının kamuoyuna açıklanmayan gizli maddeleri olduğu bizzat Kobani tarafından dile getirildi. Bu maddelerin "özerklik" ve "SDG’nin korunması" üzerine olduğu tahmin edilirken, Ankara’nın bu sürece sessiz kalması ya da MİT Başkanı’nın aynı zirvede yer alması, Türkiye’nin Suriye’deki "takım elbiseli SDG" gerçeğine alıştırıldığı yorumlarına yol açıyor. DEM Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın, "Diplomasi masası sadece Münih’te değil, Ankara’da da kurulmalı" çağrısı, bu bölgesel statünün Türkiye’ye ithal edilmesi talebinden başka bir şey değildir.

Barzani, Talabani ve "Sömürge Valisi" Tom Barrack

Irak ve Suriye hattındaki asıl mimarın, Donald Trump’ın bölgedeki özel temsilcisi ya da bir nevi "sömürge valisi" gibi hareket eden Tom Barrack olduğu görülüyor. Barrack’ın son günlerde Erbil’de Mesut Barzani ile "Kürdistan’ın hakkı" olan Irak Cumhurbaşkanlığı makamını görüşmesi ve ardından Süleymaniye’de Bafıl Talabani ve Mazlum Kobani ile bir araya gelmesi, bölgedeki Kürt aktörlerin tek bir çatı altında birleştirilmesi projesinin son aşamasıdır.

Erbil’e, PKK/YPG’ye desteğiyle bilinen Senatör Lindsey Graham’ın heykelinin dikilmesi kararı, bu yeni yapının ideolojik yönünü de ortaya koyuyor. Kandil’in, Mazlum Kobani’nin halkla buluşmasını "Önderliğe (Öcalan) alternatif olur" gerekçesiyle engellemesi ise bölgedeki liderlik savaşının ne kadar keskin olduğunu gösteriyor. İşte Bahçeli’nin "İmralı’nın statü açığını kapatın" çıkışı, tam da Mazlum Kobani’nin parlatıldığı bu dönemde Öcalan’ı yeniden "tek muhatap" ve "baş aktör" olarak masaya sürme hamlesi olarak okunabilir.

İran Hattı ve "Büyük Kürdistan" Deklarasyonu

Bölgesel projenin son ayağı ise İran’da atıldı. ABD ve İsrail’in organizasyonuyla, PKK ve uzantısı olan partiler İran yönetimine karşı "İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı" adıyla birleşti. Bu koalisyonun yayımladığı deklarasyonda "Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı" vurgusu yapılması, dört parçalı planın dördüncü parçasının da harekete geçirildiğini kanıtlıyor.

Ez cümle; bölgede Barzani liderliğinde, Mazlum Kobani ve Talabani’nin de eklemlendiği, ABD-İsrail korumasında bir "Büyük Kürdistan" inşa edilirken; Bahçeli’nin Öcalan için istediği statü, bu büyük yapının içinde Türkiye’nin "kendi PKK’sını" ve "kendi Kürt aktörünü" mühafaza etme çabası mıdır? İçeride laiklik tartışmaları ve ekonomik krizle gündem meşgul edilirken, sınırlarımızın hemen ötesinde kurulan bu yeni "statü" dünyası, Türkiye’nin geleceğini yüz yıl boyunca etkileyecek bir dönüşüme işaret ediyor.

www.yerelgundem.com

Kaynak: Müyesser Yıldız / 12 Punto