Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Mehdilik Meselesi ve Ahir Zaman Gerçekleri
Bediüzzaman Said Nursi'nin perspektifinden ahir zaman, mehdilik inancı, Ehl-i Beyt'in rolü ve mehdinin 3 büyük vazifesi hakkında kapsamlı bir inceleme.
Ahmet Taş / Bilge Tabirci
Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Mehdilik Meselesi ve Ahir Zaman Gerçekleri
İSTANBUL / TÜRKİYE - İnsanoğlunun en belirgin fıtri özelliklerinden biri, şüphesiz ki geleceğe duyduğu derin meraktır. Meşhur Müslüman tarihçi ve sosyolog İbni Haldun, Mukaddime adlı ölümsüz eserinde bu durumu, "Geleceği merak etmek, insan fıtratının özelliklerindendir." sözleriyle açıklar. İnsanlık tarihi boyunca medeniyetler ve toplumlar, dünyanın ne kadar ömrü kaldığını, gelecekte nelerin yaşanacağını hep merak etmiş ve bu gizemi çözmeye çalışmıştır. Özellikle zulmün, haksızlığın ve buhranların arttığı zor ve sıkıntılı dönemlerde insanlık daima bir "kurtarıcı" arayışı içine girmiştir. Bu kurtarıcı bazen meçhul bir şahıs, bazen kudretli bir lider, bazen de maneviyat ehli bir bilgin olarak tasavvur edilmiştir. Bu beklenti ve inanç, kitlelerin manevi direncini artırmış, sıkıntılarını hafifletmiş ve onlara derin bir teselli kaynağı olmuştur.
Sadece Yahudi ve Hristiyanlık inancında değil, hemen hemen bütün küresel inanç sistemlerinde ve kültürlerde var olan "beklenen kurtarıcı" mefhumu, İslâm inancında da kendisine oldukça önemli bir yer bulmuştur. İslâm literatüründe bu kurtarıcı şahsiyet, toplumu zulümden kurtarıp adaleti yeniden tesis etme misyonuyla; "İmam", "Müceddid", "Halife" ve en bilinen haliyle "Mehdi" gibi farklı isimlerle anılmıştır. Şiilerin inancında beklenen Mehdi ile Emevilerin beklediği Süfyan'ın ahir zamanda çarpışacağı inancı bu meseleye dair farklı bakış açılarından sadece biridir. İsimler ve tasavvurlar farklılık gösterse de, tüm bu inanışların ortak paydası; ahir zamanda yeryüzünde büyük bir ıslahat hareketine rehberlik edecek, manevi gücü ve fıtri yetenekleri yüksek bir şahsiyetin ortaya çıkacağıdır.
Tabirci.com okurları için hazırladığımız bu detaylı incelemede, ahir zamanın bu en çok merak edilen konusunu, Bediüzzaman Said Nursi’nin rasyonel, sosyolojik ve Kur'anî bakış açısıyla ele alacağız.
Mehdilik Kelimesinin Etimolojik Kökeni ve Anlamı
Sözlük anlamına bakıldığında "mehdi" kelimesi; doğru yola, hidayete erişmiş kimse demektir. İslâmî terminolojide "Allah'ın kendisini hakka ulaştırdığı kişiye mehdi denir." Bu genel tanım itibarıyla, sırat-ı müstakim üzere olan (doğru yolda bulunan) her samimi Müslümana kelime anlamıyla mehdi denilebilir. Ancak kelimenin başına Arapçadaki belirlilik takısı olan "el" (El-Mehdi) geldiğinde, bu kelime özel bir unvana dönüşür. Bu unvan, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ahir zamanda geleceğini müjdelediği o kutlu şahsiyet için kullanılır.
Rivayetlere göre bu zat, yeryüzünün zulüm, haksızlık ve karanlıkla dolduğu bir dönemde ortaya çıkacak ve dünyayı yeniden adalet, hakkaniyet ve nur ile dolduracaktır. Kelimenin çoğul hali olan "mehdiyyûn" (mehdiler) tabiri ise, Hulefa-yi Raşidin (Dört Halife) ve onların nurlu yolundan gidenler için kullanılmıştır. Hz. Ali'den (r.a.) rivayet edilen bir hadise göre, Cenab-ı Hak, Mehdi'yi bir gecede kâmil manada hidayete ulaştıracaktır. Yani Mehdinin irşadı ve eğitimi "vehbî" (Allah tarafından doğrudan verilen) olacaktır. O, doğrudan doğruya Allah'ın hususi inayet ve terbiyesiyle yetişecektir.
Bazı yorumcuların, bu kelimenin aslında ism-i fail sığası olan "mühdi" (yol gösteren, hidayete ulaştıran) şeklinde kullanılması gerektiğini iddia etmelerinin ilmi bir geçerliliği yoktur. Hanbelî âlimlerinden Sefarinî, mehdi isminin verilmesini tamamen özel ve gizli bir ilimle irşad edilmesine bağlar.
Tarihsel Süreçte Mehdi Kavramı ve İstismarlar
Tarih boyunca mehdi sıfatı, Hz. İbrahim, Hz. Muhammed (a.s.m.), Dört Halife, Hz. Hüseyin ve hatta bazı Emevi ve Abbasi halifeleri için dahi kullanılmıştır. Bilhassa adalet timsali Ömer bin Abdülaziz’e de döneminin âlimleri tarafından mehdi denilmiş ve bazı hadisler onun şahsıyla ilişkilendirilmiştir. Bizzat Peygamber Efendimiz, halifeleri için "Sizi, sünnetime sarılmaya, raşid ve mehdi halifelerimin yolunda gitmeye teşvik ederim." buyurarak, mehdi tabirinin sadece ahir zamanda gelecek tek bir şahsa münhasır olmadığını göstermiştir.
Ancak "beklenen mehdi" inancı öylesine güçlü bir umut kaynağıdır ki, tarih boyunca şahsi ihtirasları veya siyasi hedefleri uğruna bunu istismar edenler çok olmuştur. Mehdilik fikrinin tarihteki ilk büyük istismarı, Hz. Ali'nin azatlı kölesi Keysan tarafından gerçekleştirilmiştir. Keysan, Hz. Ali'nin oğlu Muhammed b. Hanefiyye'nin ölmediğini ve günün birinde adaleti tesis etmek üzere döneceğini iddia etmiştir. Hâlbuki o, Hicri 81 yılında vefat etmiş ve cenaze namazı kılınmıştır. Hicri 128’de Haris b. Şureyc, beklenen kurtarıcının kendisi olduğunu iddia etmiş, ancak taraftar bulamamıştır.
Kimi makam hırsıyla, kimi siyasi çıkar için, kimi de milli heyecanların etkisiyle mehdi olduğunu iddia etmiş; Hindistan'dan Mağrib'e, Sudan'dan Somali'ye kadar birçok coğrafyada "mehdilik" hareketleri ortaya çıkmıştır. Kadiyanilik gibi İngiliz sömürgeciliğine hizmet eden pasifize edici hareketlerin yanı sıra; Sudan Mehdisi Muhammed Ahmed ve Somali Mehdisi Muhammed b. Abdillah Hasan gibi ülkelerini emperyalist işgallerden kurtaran bağımsızlık savaşçıları da bu unvanla anılmıştır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Tarihte kendi halinde, takva ve ibadet ehli büyük zatlara halk tarafından "mehdi" denilmişse de onlar bu unvanı reddetmiştir. Şarlatanlar ise bu unvanı kitleleri manipüle etmek için bizzat kendileri kullanmışlardır.
Kur'an-ı Kerim ve Sünnette Mehdi Meselesi
Ahir zamanda beklenen "mehdi" kelimesi, doğrudan bir isimlendirme olarak Kur'an-ı Kerim'de geçmez. Ancak Kur'an, insanlığı fitne karanlıklarından aydınlığa çıkaran ıslahatçı şahsiyetlerden ve gruplardan sıklıkla bahseder. Eğer mehdiyi bir şahıstan ziyade bir "ıslahat sembolü" olarak kabul edersek, Kur'an'ın bu manaya işaret etmediğini söylemek imkânsızdır. Ayrıca, "hidayete ermiş" anlamına gelen "mühtedi" kelimesi Kur'an'da yer alırken; "Her milletin bir hâdisi (yol göstereni) vardır." (Ra'd Suresi, 7) ayeti de bu manayı destekler.
Hadis literatürüne gelince; İmam Buhari ve Müslim gibi en sahih kaynaklarda "mehdi" ismi açıkça zikredilmese de, "İmam" ve "Halife" tabirleriyle ahir zamandaki bu kurtarıcıdan bahsedilir. "İmamınız sizden olduğu halde İbni Meryem (İsa) nâzil olduğu zaman haliniz nasıl olur?" hadisini şerh eden İbni Hacer el-Askalanî gibi büyük hadis âlimleri, buradaki imamın "Mehdi" olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace gibi Kütüb-i Sitte kaynaklarında ise "Mehdi" ismi doğrudan yer alır. Ebu Davud, bu konuya Sünen'inde özel bir bölüm dahi ayırmıştır.
Bu hadislerin ortak noktaları şunlardır:
-
Mehdi, adaleti tesis edecek ve Ehl-i Beyt'ten (Peygamber soyundan) gelecektir.
-
İsmi Peygamber Efendimizin ismine uygun olacaktır.
-
Dünyaya zulüm yerine adalet, kargaşa yerine bolluk ve huzur getirecektir.
İbni Haldun'un mehdi hadislerine yönelik meşhur eleştirisi, konuyu tamamen inkâr etmeye yönelik değil, zayıf rivayetleri ayıklamaya ve konuya sosyolojik bir boyut kazandırmaya yöneliktir. İbni Haldun, "Bir şahıs bir güce, bir millete dayanmayıp, sadece Ehl-i beyte nisbetiyle ortaya çıkarsa muvaffak olamayacağı sosyolojik bir gerçektir." diyerek mehdinin tek bir şahıs değil, güçlü bir cemaatin ve hareketin temsilcisi olması gerektiğine dikkat çeker.
Bediüzzaman Said Nursi’nin Perspektifinden Mehdilik
Bediüzzaman Said Nursi, mehdi konusunu ele alırken klasik ve dar kalıpların ötesine geçerek meseleye sosyolojik, fıtri ve Kur'anî bir derinlik katar. Öncelikle, mehdinin kimliğinin neden mübhem (belirsiz) bırakıldığını hikmet penceresinden açıklar.
Bediüzzaman'a göre mehdinin kimliğinin kesin olarak bilinmemesi, ilahi hikmetin bir gereğidir. Kıyametin vaktinin gizli tutulması gibi, Mehdinin çıkış zamanı da gizli tutulmuştur. Çünkü her asır, kendi sıkıntıları ve buhranları içinde manevi gücünü takviye edecek, ümitsizliği ortadan kaldıracak bir "mehdi" manasına muhtaçtır. Eğer kesin bir tarih veya şahıs verilseydi, diğer asırlardaki Müslümanlar ümitsizliğe düşerdi. Aynı şekilde, nifakın başına geçecek Süfyan ve Deccal gibi şahısların kimliklerinin gizli olması da, her asırdaki inananların uyanık kalmasını ve rehavete kapılmamasını sağlamaktadır.
Her Asrın Bir Mehdisi Vardır
Said Nursi, "Büyük Mehdi" inancını reddetmemekle birlikte, her asrın bir nevi mehdisi olduğunu savunur. İnsanlık her umutsuzluk anında, fıtraten imanını teyit edecek bir rehbere ihtiyaç duymuştur. Allah da rahmetinin bir tecellisi olarak her asırda Ehl-i Beyt'ten bir zatı (Müceddid) göndermiş ve şeriatı muhafaza ettirmiştir. Abbasi Halifesi Mehdi, Şah-ı Nakşibend, Abdülkadir Geylani, İmam-ı Rabbani gibi zatlar, Büyük Mehdi'nin vazifelerinin bir kısmını kendi asırlarında icra etmiş mehdilerdir.
Mehdinin Güç Kaynağı: Âl-i Beyt Şahs-ı Manevisi
İbni Haldun'un "Bir şahıs tek başına başaramaz, bir kitleye, bir kuvvete dayanması gerekir" şeklindeki sosyolojik tespiti, Bediüzzaman'ın sisteminde tam karşılığını bulur. Nursi'ye göre Mehdi, tek başına sihirli bir değnekle dünyayı düzelten olağanüstü bir varlık değildir. Onun en büyük dayanağı ve beşeri güç kaynağı "Âl-i Beyt" denilen Hz. Muhammed'in (s.a.v.) nurani soyudur.
Bediüzzaman, seyyidler cemaatinin milyonlara ulaşan muazzam bir ordu olduğunu belirtir. Bu mübarek nesil; imanlı, peygamber sevgisiyle dolu ve asil bir yapıya sahiptir. İşte ahir zamanda meydana gelecek büyük hadiseler, bu mukaddes kuvveti uyandıracak ve Hz. Mehdi bu muazzam nurani ordunun başına geçerek hak ve hakikat yolunda büyük bir ıslahat gerçekleştirecektir.
Mehdinin Üç Büyük Vazifesi: İman, Hayat ve Şeriat
Bediüzzaman Said Nursi'ye göre Mehdi'nin icra edeceği üç temel vazife vardır:
-
İman Merhalesi: Maddecilik (materyalizm) fikrini tam anlamıyla susturmak, tahkiki imanı kitlelerin kalbine yerleştirmektir. Bu, vazifelerin en büyüğü ve en önemlisidir.
-
Hayat Merhalesi: İslâm'ın şeairini (sembollerini, yaşayış biçimini) içtimai hayatta yeniden canlandırmaktır.
-
Şeriat Merhalesi: Bütün iman ehlinin, âlimlerin, velilerin ve İttihad-ı İslâm'ın (İslâm Birliği) desteğiyle geniş çaplı hak ve adalet nizamını tesis etmektir.
Bediüzzaman, bu üç vazifenin aynı anda bir şahıs tarafından tek başına yapılmasının, Allah'ın kâinata koyduğu kanunlara (Adetullah'a) uygun olmadığını belirtir. En mühim mesele "iman" olduğu için, Mehdi tüm mesaisini siyasetten uzak tutarak saf bir iman hizmetine adayacak; siyasi ve dünyevi cereyanlara kapılmadan kalpleri fethedecektir. O, elinde kılıçla kan döken bir savaşçı değil; elinde hakikat nurlarıyla akılları ve kalpleri aydınlatan manevi bir tamircidir.
Sonuç Yerine
Toplumların nerede bir fitne ve tahribatla karşılaşırlarsa, orada bir hayır ve ıslahat hareketi aramaları insanlığın fıtri bir ihtiyacıdır. İslâm dünyasında ahlaki çöküntülerin, materyalizmin ve inançsızlığın yayıldığı ahir zamanda, manevi bir ıslahatçıya duyulan ihtiyaç tartışılmaz bir sosyolojik gerçektir.
Ehl-i Sünnet inancında mehdilik, Şia'da olduğu gibi imanın altı şartından biri (temel bir inanç esası) değildir. Dolayısıyla, bu konuda zayıf rivayetleri bahane ederek şüpheye düşen birini tekfir etmek (dinden çıkmakla suçlamak) doğru olamaz. Mesele, bu inancı reddetmek yerine teslimiyetle ve hakikati arayarak yaklaşmaktır.
Bediüzzaman Said Nursi’nin mehdilik tasavvuru, bizleri tembelliğe iten, "Nasıl olsa Mehdi gelip her şeyi düzeltecek" diyerek Müslümanları pasifize eden anlayışı kökünden yıkar. Aksine, beklenen ıslahata zemin hazırlamak, hayrın ve hakkın yanında yer almak, iman kurtarma davasında aktif birer nefer olmak her Müslümanın asli görevidir. Hakiki Mehdi, olağanüstü mitolojik bir figür değil; İslâm'ın beynelmilel mesajını kâinatın fıtri kanunlarıyla (esbab dairesinde) uyum içinde hayata geçirecek olan büyük bir şahs-ı manevinin, nurlu bir cemaatin rehberidir. Bize düşen, gökten inecek hayali bir kurtarıcı bekleyerek atalete düşmek değil; nerede bir nur, nerede bir hayır ve ıslahat varsa onun bir parçası olabilmektir.













