disscuss print

Suriye politikası, IŞİD ve El Nusra'nın önünü açtı

Suriye politikası, IŞİD ve El Nusra'nın önünü açtı_resim Nurzen Amuran sordu, Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu yanıtladı

Nurzen Amuran: Hukuk devleti açısından 2016 yılında neler oldu neler bizi etkiledi şöyle bir değerlendirirsek, sanırım ilk akla gelen Güvenlik sorunları darbe girişimi ve Rus Büyükelçisi Karlov’a yapılan suikast oldu. Sözgelimi PKK ve IŞİD, kanlı eylemleriyle yüzlerce insanımızın canına kast etti. Sizce istihbarat zayıflığı mı, alınan güvenlik önlemlerinin yetersizliği mi, yoksa güvenlik politikalarındaki eksiklikler mi yol açtı terörün artmasına?

Sabih Kanadoğlu: İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 3. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2.maddelerinde “yaşam hakkı” temel hak ve özgürlüklerin başında sayılır. Bir hukuk devletinde, devletin ilk görevi yurttaşların yaşama hakkını koruyup sağlamak, huzur ve güven vermektir. 2016 yılı, saydığınız olaylar sonucu, kaygılı, kuşkulu ve huzursuz bir toplum yarattı. Siyasî iktidarın, çözüm süreci adı altında terör örgütü PKK’nın silahlanmasına, kırsaldan şehirlere inmesine, toplumu etkilemesine göz yumması, terörün yayılmasına ve güçlenmesine yol açtı. Bir diğer terör örgütü FETÖ, yine siyasî iktidarın yardım ve desteği ile devletin tüm organlarına, kurum ve kuruluşlarına yerleşme fırsatını bulması sonucu 15 Temmuz darbe teşebbüsüne yol açtı. Siyasî iktidarın bunlar yetmezmiş gibi derin olmayan Suriye politikası, IŞİD, EL NUSRA gibi terör örgütlerinin Türkiye içinde eylemler yapabilmesi olanağını arttırdı. Ayrıca TSK’nin, Suriye bataklığına girerek savaşa katılması ayrıca toplumu daha gergin ve kırgın bir hale getirdi.

Bu itibarla ülkemizde terörün artmasına, öncelikle siyasî iktidarın yanlış iç ve dış politika siyaseti ve buna ekli olarak istihbarat zafiyeti, güvenlik önlemlerinin yetersizliği ve güvenlik politikalarındaki eksiklikler neden oldu diyebiliriz.

SİYASİ AYAĞI ORTAYA ÇIKARILMADAN VE HESAP SORULMADAN DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN ANLAŞILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR

2016 yılının en önemli olaylarından biri de darbe girişimiydi. FETÖ’nün yıllar öncesinden başlayan üç hedefi vardı: Adliye askeriye ve mülkiyeyi ele geçirmek.Bu alanlar ele geçirilirken siyaset neden bu gelişmeye göz yumdu? Sadece oy kaygısı mıydı yoksa paralel düşüncede olan siyasetçiler mi çoğunluktaydı?

AKP, 3 Kasım 2002 Milletvekili seçiminde yüzde 34 oy karşılığı Seçim Kanunu’nun özelliği sonucu Meclis’te yüzde 66 oranında Milletvekili çıkararak iktidar olmuştu. İktidara hazırlıksız ve kadroları yetersizdi. O sıralarda cemaat veya hizmet grubu olarak tanıtılan örgütle işbirliği yaptı. Menzil aynı olduğuna göre anlaşma ve uzlaşmaları kolay oldu. Örgütün Adliye, Mülkiye ve Askeriye’yi ele geçirme ve bunun için sızma gereği zaten liderleri tarafından açıklanmıştı. Ancak, “ne istedinizde, vermedik” itirafıyla anlaşıldığı gibi işbirliği sonucu sızma değil, yerleştirme olarak gerçekleştirildi. 12 Eylül 2010 halk oylaması sonucu Anayasa değişikliğiyle oluşturulan HSYK seçimleri ve HSYK tarafından Yargıtay ile Danıştay’a yapılan seçimler ve Anayasa Mahkemesi’ne yeni üyeler için Cumhurbaşkanı ve TBMM’nin yaptığı seçimler örgüte ve siyasî iktidara bağımlı bir yargıyı yarattı. İktidar ve rant kavgası çıktığı tarihe kadar ortaklar arasında herhangi bir sorun yaşanmadı. Özel okullar, MİT sorunu ve 17-25 Aralık olaylarına kadar birlik ve beraberlik süregeldi. Örgüte siyasî destek AKP yönetimiyle sınırlı kalmadı. Parti örgütleri de bu desteğe dahil oldu. Siyasî ayağı ortaya çıkarılmadan ve hesap sorulmadan, darbe teşebbüsünün anlaşılması mümkün değildir.

Geçtiğimiz 2016 yılını hukuk gözüyle incelediğimizde olağanüstü halin ilanından sonra çıkarılan KHK’lerin olağanüstü hal süresini aşan sonuçlar doğurduğuna, kalıcı düzenlemeler yapıldığına, bazı yasal düzenlemelerin bu yolla değiştirildiğine ilişkin tartışmalar çıktı. Anayasa Mahkemesine Anayasa’ya aykırılıkla ilgili yapılan başvurular da ret edildi. Bu süreçleri değerlendirir misiniz?

15 Temmuz darbe girişimi, gerçekte Anayasa’nın 122.maddesinde öngörülen Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmadır ve sıkıyönetim ilanını gerektirmektedir. Ancak kalkışmanın bir bölümü Balyoz, Ergenekon, Askerî Casusluk v.s. kumpas davaları ile tasfiye edilen Cumhuriyete bağlı komutan ve subaylar yerine yerleştirilen örgüt mensubu oldukları için sıkıyönetim yerine olağanüstü hal ilanı kaçınılmaz oldu.

Olağanüstü hal, kuşkusuz Anayasal olağanüstü bir yönetim usulüdür. Ancak yine Anayasal sınırlarına uyulması koşuluyla. İlk koşul, kanun hükmünde kararnamelerin ancak olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda çıkarılabilmesidir. İkinci koşul ise Resmî Gazetede yayımlandığı gün TBMM’nin onayına sunulmasıdır. Bu iki koşulda yerine getirilmemiştir. Siyasî iktidar OHAL’in gerekli kılmadığı birçok konuda KHK çıkarmaktan kaçınmadı. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 148.maddesinde yer alan “OHAL KHK’larının” şekil ve esas bakımından Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla dava açılamaz hükmüne dayanarak açılan davaları yetkisiz olduğu gerekçesiyle reddetti.

Anayasa Mahkemesi, 1991 ve 2003 tarihlerinde verilmiş üç kararında OHAL’i gerektirecek konular dışında çıkarılmış KHK’leri OHAL kararnamesi olarak görmeyerek açılan davalarda inceleme yetkisini kabul ediyordu. Anayasa Mahkemesi bu kararlarını göz ardı ederek kendisini işlevsiz kıldı ve yöneltilen “Anayasa Mahkemesini kaldıracak bu OHAL KHK’si karşısında ne yapacaksınız” haklı sorusuna muhatap oldu.

Anayasa Mahkemesi’nin ilk kendi üyesi hakkında verdiği kararın gerekçesinde OHAL KHK’in süre dışında kalıcı sonuçlar doğuracağını kabul etmesi ihraçta “çevre sosyal bilgisi”ni ve vicdanı kanaati yeterli görmesi, o güne kadar yapılan ve bundan sonra yapılacak olan hukuksal haksızlıkların önceden verilmiş onayı oldu.

ALDATMA VE ALDATILMAYA DAYALI BİR SİSTEMİN DEMOKRATİK OLDUĞU DA İLERİ SÜRÜLEMEZ

Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Aslan, AYM'nin önündeki başvuru sayısının yaklaşık 80 bin, oysa AİHM’in önünde ise 47 ülkeden 75 bin 200 başvuru olduğunu açıklamıştı. Türkiye açısından bu başvuruların yarısının bile ret edileceğini düşünsek yine de 40 bin insan hakkı ihlalinin sorun olduğunu söylemek hukuk devleti açısından vahim bir tablo değil mi?

Anayasası gerekli görüldüğünde askıya alınabilen, temel hak ve özgürlüklerin başında sayılan toplantı ve gösteri yürüyüşleri ve basın özgürlüğü hakkında çağdaş hükümler taşıyan Anayasa yerine, Anayasa’ya aykırı yasaları ısrarla değiştirmeyerek uygulayan, eldeki kanunların dahi zaman ve zeminine göre gözardı edilebildiği bağımlı, toplumun güvenini kaybetmiş yargısı bulunan bir ülke zaten hukuk devleti değildir. Aldatma ve aldatılmaya dayalı bir sistemin demokratik olduğu da ileri sürülemez.

HER DEMOKRATİK SİYASİ SİSTEMİN TEMELİNDE “KUVVETLER AYRILIĞI” İLKESİ KOŞULU VARDIR

2016 yılının en önemli hukuk tartışması, sistemin tıkandığı gerekçesiyle gündeme getirilen Anayasa değişiklik teklifi oldu. Ayrıntılarına gireceğiz ama genel olarak bu teklifin getirilmesindeki “sistem tıkandı siyasi istikrar için güçlü bir demokrasi gerekli” gerekçeleri size inandırıcı gelmiş miydi?

Anayasa değişikliği teklifi, sistemin tıkandığı gerekçesi eşliğinde Cumhurbaşkanının 14.08.2016 tarihinde yaptığı bir konuşmada “Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değiştirilmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukukî çerçevesinin Anayasal olarak kesinleştirilmesidir” şeklindeki ifadesidir. Cumhurbaşkanı bununla yetinmemiş, 18.04.2016 tarihinde “parlamenter sistem artık bekleme odasına girmiştir” diyerek arayışının kapsamını belirlemiştir. Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 günü karşı karşıya kaldığı alçakça darbe teşebbüsünün yaraları, ekonomik, iç ve dış politik sıkıntılar ve terörün ulaştığı boyut gözetilmeden, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “fiili duruma hukukî yol aranması” isteği, siyasî iktidarın eline ummadığı ve beklemediği bir fırsat geçirdi ve ortak çalışma sonucu teklif gündeme ve TBMM’ne taşındı. Muhalefet liderinin (değişiklik teklifine) 3 Kasım 2019’da yapılacak Milletvekili genel seçimine kadar partideki gücünü koruması, siyasî iktidarın ise, kurucu ve fiili liderin ötedenberi süregelen istemlerinin karşılanması değişiklik teklifiyle karşılanmakta ve amaçlanmaktadır.

Her demokratik, çağdaş ve uygar siyasî sistemin temelinde “kuvvetler ayrılığı” ilkesi koşulu vardır. Anayasamızın 4.maddesine göre, 2.maddede yer alan Cumhuriyetin nitelikleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. Cumhuriyetin nitelikleri arasında “başlangıçta belirtilen temel ilkeler” de vardır. Başlangıç bölümünün IV.fıkrasında “kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu” belirtilmiş ve ilkenin kapsam ve sınırları çizilmiştir. Kuvvetlerin medenî bir işbölümü ve işbirliği ifadesi açıkça parlamenter rejimi tanımlamaktadır. İlerdeki soru cevaplarında görüleceği gibi Anayasa değişikliği teklifi kuvvetlerin gücünü tek kişide toplamaktadır. Getirilmek istenen rejimin adı, Anayasa hukukunda ve uygulamalarında var olmayan “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” dense de ancak “başkancı” veya “patronlu başkan” olarak adlandırılabilecek bir sistemdir. 17.12.2012 tarihinde Başbakan olarak “yasama ve yargı bizim için ayakbağıdır” diyen Cumhurbaşkanına isteğine uygun hazırlanan değişiklik teklifi bütünüyle rejim değişikliğini amaçladığı için Anayasanın başlangıç bölümünde yer alan temel ilkeye, 2. ve 4.maddelerine kesin olarak aykırıdır.

YÜZDE 51 EVET OYU DA ALSA KURULACAK REJİM, DİKTA REJİMİDİR

Değişiklikler referanduma giderse referandum da yüzde 51 evet oyu alsalar da toplumsal uzlaşma olmadığı için yüzde 49’un benimsemediği bir anayasa demokrasiye hizmet edebilir mi, yüzde 49’luk kesim dışlanmış olmuyor mu ?

Anayasa değişiklikleri de toplumsal uzlaşmanın, ortak aklın ürünü olmalıdır. Hazırlanacak teklif veya teklifler, genelde ülkenin acil bir ihtiyacını karşılamalıdır. Ülke çoğunluğu bu zorunluluğun bilincinde olmalıdır. Bu bilinç, ihtiyaç zorunluluğunun ve teklifin kapsam ve içeriğinin en küçük ayrıntısına kadar yurttaşlar tarafından bilinmesi, tartışılması ve değerlendirmesiyle oluşur. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün kısıtlandığı, bir darbe teşebbüsü felâketinden büyük bir özveriyle kurtulmuş, olağanüstü hal ilân edilmiş ve OHAL Kanun Hükmünde Kararnamelerle yönetilen bir ülkede en büyük ihtiyaç ulusal birlik ve beraberliğin sağlanmasıdır. Oysa, ülke terörün acımasız, hain saldırılarıyla karşı karşıyadır. Siyasî iktidar böyle bir ortamda dahi fırsat saydığı ikramı kullanarak rejim değişikliği teklifini, toplumun ve TBMM’in gündemine getirmiştir. Teklif, asıl sahibinin ilham telkin ve talimatlarıyla siyasî iktidar ve muhalefet partisinin genel başkanları ile görevlendirdikleri iki Milletvekili tarafından hazırlanmış ve metin içeriği 316 Milletvekili tarafından bilinmeden, okunmadan ve tartışılmadan imzalanarak hayata geçirilmesine girişilmiştir. Görülen acele, yurttaşların neyin amaçlandığını anlamadan, en kısa sürede değişikliği sonuçlandırma arzusundan ileri gelmektedir. TBMM’de 330’u bulduktan sonra iki ay sürede, başta yarattığı fiili durumu kullanarak taraf sıfatıyla Cumhurbaşkanı ve devletin tüm güçleri değişikliğin kabul edilmesi için seferber olacaktır. İçeriği demokratik olmayan ve tek adam rejimini amaçlayan bu değişikliğin bu süreç sonunda ister yüzde 50+1 ve isterse daha yüksek bir oranla evet oyunu alması rejimi demokratik kılmaz. Kurulacak rejim, dikta rejimidir.

Anayasa önerisinde parlamenter sayısı artıyor ancak yetkiler azalıyor. Parlamenter sayısının artırılması demokrasiyi mi güçlendirir?

Parlamenterler sıfatlarını parlamenter sistemden alırlar. Sistem ad değiştirerek uydurma Cumhurbaşkanı sistemi adı altında bir başkancı sisteme dönüşürken TBMM’ne seçilenlerin Milletvekili veya TBMM üyesi sıfatını kullanmaları gerekecektir. Ancak başkanlık sisteminde olması gereken “denetim ve denge” özelliği ve yetkisi tamamen kısıtlanmıştır. Bu itibarla üye adedinin arttırılmasının demokrasiye hiçbir katkısı olmayacaktır.

Teklifin 8. maddesi 1982 Anayasası'nın 101.maddesini değiştiriyor. Bu değişikliğe göre “Cumhurbaşkanının partisiyle ilişiği kesilir” hükmü kaldırılıyor, ilişkinin devam edeceği vurgulanıyor. Bu arada Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili düzenlemeye dokunulmamış. İlgili Madde “Anayasanın uygulanması, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını sağlamak görevidir’ diyorsa bir siyasi partiye mensup olarak, cumhurbaşkanının bir uyuşmazlıkta tarafsız olabilmesi partiler üstü bir konumda arabuluculuk etmesi mümkün müdür?

Anayasanın 101.maddesinde yer alan “Cumhurbaşkanı seçilenin varsa partisi ile ilişiği kesilir” hükmü değişiklik teklifinin 8.maddesiyle metinden çıkarılmakta ve yasalaşması halinde yayım tarihinde yürürlüğe girmektedir. Böylece Cumhurbaşkanının biran önce bir siyasî partiye üye ve genel başkan olması sağlanmaktadır. Amaçlanan, fiili durumun Anayasal güvenceye alınması, Milletvekilliği genel seçimiyle birlikte yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar ve seçim sırasında mensubu olduğu siyasî partinin propagandasını yapabilmesidir.

Taraflı Cumhurbaşkanının sıfatı, görev ve yetkilerinin kapsamına göre Anayasanın 104.maddesinde yer alan “Türk Milletinin birliğini temsil etme” görevini nasıl yerine getireceği sorusunun cevabı yoktur. Tıpkı, 103.maddedeki yemin metninde yer alan “görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağım” ant içme sözünün havada kalması gibi. Ayrıca, yine 104.maddede yer alan “devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin etme”görevini nasıl yerine getireceği ayrı bir sorudur. Bu sorunun cevabı ileride görüleceği gibi taraflı Cumhurbaşkanının Devlet organlarını, mensubu olduğu siyasî partinin ve kendisinin siyasî düşüncesi ve çıkarları yanında uyumlu hale getirmek olacaktır.

Anayasa Teklifinde Yargının bağımsızlığı da tartışma konusu. Sözgelimi yüksek mahkemelerdeki yüksek sözcüğü neden kaldırılmış ayrıca HSYK’nın oluşturulmasında “HSYK’nınüyelerinden 5’ ini Cumhurbaşkanın belirlemesi, zaten kalanını da Meclis çoğunluğunun seçecek olması” bağımsızlığı nasıl sağlayacak? Yargı erki siyasi kimliği olan bir cumhurbaşkanı ve milletvekilleriyle oluşturulmuşsa bağımsızlıktan nasıl söz edilebilir?

3456 hâkim ve savcının meslekten ihraç edildiği gözetildiğinde, yargının içine düşürüldüğü durum ortadadır. 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliğiyle HSYK’nın oluşumunun Adalet Bakanlığı tarafından tertiplenmesi, staja kabul sınavlarının aynı Bakanlığın bürokratlarının çoğunlukta olduğu kurulca yapılması, yüksek yargıya seçimlerin belirli bir örgütün isteğine uygun yapılması, “ne istedinizde vermedik” siteminin haklılığını kanıtlamaktadır. Yargının bütünüyle yürütmenin egemenliği altına sokulmasının yolu, değişiklik teklifi ile Anayasanın 159.maddesinde yapılacak değişiklikle sağlanmak istenmektedir. Başkan Adalet Bakanı da zaten Cumhurbaşkanı tarafından atanacağına, beş üyenin de aynı biçimde seçilmesi öngörüldüğüne göre yarısı böylece Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmiş olacaktır. Kalan altı üye TBMM tarafından seçilecektir. Üye olmak isteyenler TBMM Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu üyelerinin oluşturduğu Karma Komisyonunca, bir üyelik için üç aday olarak seçilecek ve Genel Kurulun seçimine sunulacaktır. Karma Komisyonunda ve Genel Kurulda, siyasî iktidar çoğunlukta olduğuna göre milletvekillerinin zaten genel başkan ve Cumhurbaşkanı olan zata, bir başka deyimle TBMM’ne seçtiren iradeye sadakatsizliği söz konusu olmayacaktır. Böyle bir kurulun yargı bağımsızlığını sağlaması ve temsil etmesi düşünülemez. Bu nedenle HSYK tanımlamasından “Yüksek” ibaresinin çıkarılması bu yönden isabetli olmuştur.

Onbeş üyeli Anayasa Mahkemesinin onikisi kendisi, Danıştay üyeleri de görevlendirdiği Hakimler Savcılar Kurulu tarafından seçileceğine göre yargı bağımsızlığından ve hukuk devletinden söz etme olanağı yoktur. O halde teklif Anayasanın 2. ve 4.maddesine aykırıdır.

Biz bu söyleşiyi yaparken Anayasa Komisyonu çalışmasını sürdürüyordu. Yayınlanırken belki son anda da bazı maddelerde değişiklik olabilir.Teklifin Anayasa Komisyonuna gittiğişekliyle değerlendirmeyi yapıyoruz. Okuyucularımıza bu notu iletelim. Öneride Meclisin yasa yapma yetkisinin bazı istisnalar hariç Cumhurbaşkanlığına kararname yetkisi tanınarak devredildiği eleştirileri yapılıyor. Kararname çıkarmak bir alışkanlık haline gelirse Parlamento’yu devre dışı bırakmaz mı?

‘Bakanlıklar’ın kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri ve teşkilat kanunda düzenlenir hükmü, teklifte yürürlükten kaldırılmış, Anayasanın 106.maddesiyle düzenleme yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir.

Anayasanın 123/3 maddesinde yer alan “kamu tüzel kişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur” hükmü teklifte “kanunla veya Cumhurbaşkanı kararnamesiyle” şeklinde değiştirilmiş ve “üst düzey kamu görevlilerinin atanmalarına ilişkin usul ve esasların Cumhurbaşkanı kararnamesiyle düzenleneceğine ilişkin fıkra maddeye eklenmiştir.

Anayasanın 126/3.maddesinde yer alan “merkezi idare teşkilatının görev ve yetkileri kanunla düzenlenir” hükmü yürürlükten kaldırılmış ve “Merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının, kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları Cumhurbaşkanı kararnamesiyle düzenlenir” fıkrası maddeye eklenmiştir.

Verilen örneklerde görüldüğü gibi yasama organının yasa yapma yetkisi kısıtlanmakta, denetim ve denge olanağı adeta yok edilmektedir. Özellikle Devletin yapısı, üniter Devlet ilkesi ve bölgesel yerel yönetim yapılandırması yönünden yürütmeye yetki verilmesindeki sakıncalar teklifte gözetilmemiştir. Üst düzey görev kamu görevlilerin tanımı ve sınırlandırılması yapılmamış, gerçek bir başkanlık sisteminde, ABD örneğinde olduğu gibi başkanın üst düzey kamu görevlilerini atamalarının senatonun 2/3 çoğunlukla onayına bağlı olduğu gerçeği göz ardı edilmiştir.

Hükümetin oluşturulmasında ve görevlerinin sonlandırılmasında cumhurbaşkanının tek seçici olması ve kurulacak hükümetin TBMM’den güvenoyu almaması ne anlama geliyor?

Demokratik bir başkanlık sisteminde yürütme erkinin başkana bağlanması doğaldır. Ancak Cumhurbaşkanlığı sistemi adıyla yaratılan Anayasal düzende diğer erklere (yasama ve yargı) denetleme ve denge olma olanağı tanınmazsa ortaya çıkan sistem “tek adam egemenliği” olacaktır. Örneğin değişiklik teklifinin 106.maddesinde belirtildiği gibi Cumhurbaşkanı, nitelikleri ve yetkileri tanımlanmamış bir ya da daha fazla Cumhurbaşkanı yardımcısı atayabilecektir. Bugüne kadar siyasî iktidarın dilinden düşürmediği “millî irade ve seçilmişlerin üstünlüğü” ilkeleri teklifte ortadan kaldırılmaktadır. Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi geçici olarak görevinden ayrılması veya makamın boşalması halinde, Cumhurbaşkanı yardımcısı Cumhurbaşkanına vekalet edecek ve Cumhurbaşkanı yetkilerini kullanacaktır. Türkiye, bu hallerde karşısında niteliklerini ve yeterliliklerini bilmediği, Cumhurbaşkanı tarafından atanmış herhangi bir kişiyi Cumhurbaşkanı vekili olarak karşısında görebilecektir. Demokratik hiçbir sistemde böyle bir vekalet görülemez.

Cumhurbaşkanı yardımcısı ve Bakanlar TBMM üyeleri arasından seçildikleri takdirde, üyelikleri sona erecektir. Eğer, değişiklik teklifinin siyasî pazarlıklar konuları arasında bu görevlendirmelerde varsa, görevden alınmaları Cumhurbaşkanının iradesine bağlı olduğuna göre milletvekillikleri de düştüğü için, bu durum dimyata giderken pirinçten olmanın en güzel örneğini oluşturacaktır.

CUMHURBAŞKANI YARDIMCILARI VE BAKANLARIN DAHA GÜÇLÜ BİR DOKUNULMAZLIĞA SAHİP OLDUKLARI AÇIKTIR

TBMM’deki Cumhurbaşkanı ve hükümet üyeleri yasama dokunulmazlığından daha güçlü bir dokunulmazlıkla korunacak deniliyor. Ne dersiniz?

Değişiklik teklifinin 10.maddesiyle, Anayasanın 105.maddesi değiştirilmekte ve Cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğu düzenlenmektedir. Yürütmenin tek söz sahibi olarak eylem ve işlemlerinden ve bu sırada işlediği iddia olunan bir suçtan sorumlu tutulması doğaldır. Parlamenter rejimde sorumlu olan Başbakan hakkında Meclis Soruşturması açılabilmesi istemi için üye tamsayısının 1/10 un vereceği önerge verilmesi ve üye tamsayısının salt çoğunluğuyla soruşturma açılması ve Yüce Divan’a sevk edilmesi mümkündü. Değişiklik teklifiyle Cumhurbaşkanı hakkında aynı işlemler ve suç isnatları hakkında istem, salt çoğunlukla yapılabilecek ve 3/5 inin oyuyla Meclis Soruşturma kararı verilebilecektir. Yüce Divan’a sevk için gerekli karar için Meclisin üye tam sayısının 2/3 oyu gereklidir. Üye tam sayısının 600’e çıkarılması halinde soruşturma açılması istemi için 301, açılması için 360, Yüce Divan’a sevki için 400 oya ihtiyaç vardır.

Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve Bakanları için ise aynı iddia istem için salt çoğunluk yani 301, soruşturma açılması için 360 ve yine Yüce Divan’a sevki için 400 oy gerekecektir. Görevle ilgili olmayan suçlar hakkında milletvekilliklerinin düşmesine veya sona ermesine rağmen yasama dokunulmazlığına ilişkin hükümlerden yararlanacaklardır.

Sonuçta, Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve Bakanların daha güçlü bir dokunulmazlığa sahip oldukları açıktır. Kuşkusuz, yardımcı ve bakanların asıl güvenceleri eskiden olduğu gibi tüm güçleri elinde toplayan Cumhurbaşkanına karşı sorumlulukları ve kazanacakları güven ve takdire bağlı olacaktır.

Şu anda Anayasa Komisyonunda görüşülen teklifte yer alan sizce diğer önemli değişikliklerden bazılarını da değinir misiniz?

a) Cumhurbaşkanının ikinci döneminde seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, tekrar aday olabilmesi şeklinde iki dönem sınırlandırmasına istisna getirilmesi ve bugünkü Cumhurbaşkanının toplam en az 19 yıl üzerinde görev yapabilme olanağının sağlanması.

b) TBMM’nin erken seçim için karar alabilmesi için 3/5 çoğunluk kaydı getirilmesi, zamanı ve zemini uygun bulma takdirinin Cumhurbaşkanına bırakılması (değişiklik teklifinin 12.maddesiyle Anayasanın 116.maddesinde yapılan değişiklik.)

c) Tarafsız olmayan ve muhtemelen parti genel başkanı seçilecek Cumhurbaşkanının aynı gün yapılacak Milletvekili genel seçimiyle Cumhurbaşkanı seçiminde her iki seçime de etkili olabilecek şekilde devlet gücünü kullanabilmesinin sağlanması (Anayasanın 116.maddesindeki değişiklik)

d) Önümüzdeki ilk milletvekilliği genel seçimi gününün 03.12.2019 olarak Anayasa ile belirlenmesi

e) Anayasanın 104.maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milletinin birliğini temsil eder” hükmünde yer alan “bu sıfatla” tanımlamasının “Devlet Başkanı” olarak değiştirilmesi ve yapılanın Cumhurbaşkanı sistemiyle değil başkanlık sistemiyle ilgilendirilmesi”

f) Anayasanın 8.maddesinde yürütme yetki ve görev olarak belirlemesine rağmen 104.maddede yapılmak istenen değişiklikle yürütmenin sadece yetki olarak gösterilmesi.

Bu nedenlerle, yaratılan fiili durumun Anayasal güvence altına alınması suretiyle yasama ve yargının ayak bağı görünme sıkıntısı ortadan kaldırılacaktır. Asıl şaşılacak olan bu değişikliklerin muhalefet partilerinden birisinin ortaklığıyla yapılmak istenmesidir.

Anayasa’nın 6. maddesinde açıkça, “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz”denilmekteyse, TBMM’ye verilen yetkilerin bir bölümünün dolaylı da olsa cumhurbaşkanlığı makamına devredilmesi bu düzenlemeyi etkisiz bırakmıyor mu?

Anayasa başlangıcının 3.bölümünde yer alan ve cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan temel ilke, “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı” esasına dayanmaktadır. Değişiklik teklifi, denetim ve dengeyi bozarak kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti ilkelerini ortadan kaldıran ve hürriyetçi demokrasiyle uyuşmayan niteliktedir ve Anayasanın 4.maddesi uyarınca teklif edilemez.

Bu değişikliklerle siyasi istikrar sağlanır mı, demokrasi güçlenir mi?

Parlamenter sistemden, başkanlık sistemine geçen üç ülkeden Zimbabve, Gana ve Mali’de sistemin dikta rejimine dönüştüğü tespit edilmiştir. Demokratik başkanlık sisteminde gerekli kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı ve genel başkan sultasından arındırılmışsiyasî partilerin varlığı yoksa, sistem, kendiliğinden başkancı veya patronlu başkanlık sistemine dönüşmektedir. Örnekleri de Güney Amerika’da, Afrika’da, Orta Doğu’da ve Kafkasya’da bol miktarda görülmektedir.

Değişiklik teklifinin yasalaşması ve Anayasa hükmü haline gelmesi halinde Türkiye’de demokrasinin değil güçlenmesinden, varlığından söz edilemeyecektir. Temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, kuvvetlerin birleştirilip tek elde toplandığı bir ülkede istikrar da sağlanamaz.

2017 YILINDA TÜRKİYE BİR REJİM SINAVINDAN GEÇMEYE ADAYDIR

2017 yılında nelerin değişmesini bekliyorsunuz?

2017 yılında Türkiye, bir rejim sınavından geçmeye adaydır. Anlaşılıyor ki siyasî iktidar, uzlaştığı siyasi parti ile birlikte Anayasa değişikliğini gerçekleştirmek arzusunda ısrarlı ve bunun için bütün devlet gücünü kullanmakta, olağanüstü hal ortamından ve kanun hükmündeki kararnamelerden, lehine varsaydığı ortamın toplumda yarattığı, korku, yılgınlık ve umutsuzluktan yararlanmakta kararlıdır.

Güvencemiz ise varlığını her darda birçok kez kanıtlayan Türk halkının sağduyusudur. Çare, halkımıza getirilmek istenen rejimin niteliğini, kapsamını ve sonuçlarını anlatabilmektedir. Teklif metnini görmeden, okumadan, değerlendirmeden imzalayan siyasî iktidardan ve kendisine bu başvuru olanağını sağlayan muhalefet partisinden umut beklemek boş bir hayaldir. Bu nedenle, tek örgütlü güç olan Anamuhalefet partisinin komisyon ve genel kurulda boşuna zaman harcama lüksü olmamalıdır. Komisyon üyeleri dışında 130 milletvekilini komisyonda hazır bulundurması zaman kaybıdır. Teklif yasalaşırsa, halkoylaması gününe iki ay süre kalacaktır. Halkı bilgilendirme için bu süre yetersiz kalabilir. Yapılması gereken biran önce oluşturulacak dinamik, bilgili, güven ve umut verecek gençlerden oluşturulacak kurulların yurttaşlarla yüz yüze gelmesini sağlamaktır. Hangi partiden ve siyasî düşünceden olursa olsun demokrasi kavramı etrafında iş ve güç birliğine gidilmelidir. Önümüzdeki kısa sürenin, sanki genel Milletvekili seçimi yapılacakmış gibi boş siyasî çekişmeler ve tartışmalarla geçirilmesi kesin olarak önlenmelidir. Türkiye 2017 yılında zor bir seçim yapacaktır. Ya Atatürk ilkelerinin ışığında, çağdaş, uygar, laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin özgür yurttaşları olacağız. Ya da!

2017 yılının ülkemiz için özgürlük, huzur ve güven getirmesini diliyorum

Uyarılarınızın sorunların çözümüne katkı sağlaması dileğiyle biz de sizin yeni yılınızı kutluyoruz.Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran
Odatv.com


REKLAM ALANI - SİZE FAYDALI REKLAMLAR...


Bu haber 03/01/2017 01:00 tarihinde eklenmiştir.

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
captcha
 
Authors