Ak Parti’de Bilal Erdoğan tartışması: Güç mirası mı, algı mı?
Bilal Erdoğan’ın Ak Parti’de etkin rol alacağı iddiaları siyaseti karıştırdı. Tartışma, liyakatten çok karizma aktarımı ve algı yönetimi ekseninde şekilleniyor.
Yusuf İnan
Gazeteci |Siyasi & Stratejik Analist
Ak Parti’de Bilal Erdoğan Coşkusu: Gücün Mirası mı, Algının Devamı mı?
Türkiye siyasetinde bazı isimler vardır; sadece kendi kişilikleriyle değil, temsil ettikleri sembolik anlamla konuşurlar. Bilal Erdoğan ismi de tam olarak böyle bir isimdir. O ismin Ak Parti'de etkin bir göreve geleceği korkusu ,17–25 Aralık sürecini tetiklemiştir. Bilal Erdoğan, bugün Ak Parti içinde etkin bir göreve gelebileceği yönündeki haberlerle yeniden tartışmanın merkezine oturmuş durumda.
Cumhuriyet gazetesinin “AKP’de Bilal Erdoğan rahatsızlığı” başlıklı haberiyle birlikte aynı çevreler bir kez daha refleks gösterdi. İddia şu: Ak Parti teşkilatları Bilal Erdoğan’dan rahatsızmış, parti içinde huzursuzluk varmış, “siyasi miras devri” endişe yaratıyormuş…
Peki gerçekten öyle mi?
Önce basit ama kritik bir soruyla başlayalım:
Recep Tayyip Erdoğan gibi küresel ölçekte tanınan, çeyrek asırdır Türk siyasetinin merkezinde yer alan bir liderin oğlu, siyasete girdiğinde bundan rahatsız olacak olan kimdir? Teşkilat mı, yoksa teşkilatın içine sonradan sızmış ve partinin ideolojik omurgasıyla hiçbir bağı olmayan unsurlar mı?
Türkiye’de siyasi partilere baktığınızda, “aileden siyasete geçiş” neredeyse kuraldır. CHP’de kuşaklar arası bir devir daim vardır: babadan oğula, anneden kıza, damattan toruna kadar uzanan bir siyasi silsile mevcuttur. MHP’de Alparslan Türkeş’in çocukları siyasettedir. Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan bir partinin genel başkanıdır. Haydar Baş’ın oğlu partinin başına geçmiştir.
Ama konu Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu olunca birden “liyakat”, “parti geleneği”, “demokrasi” hatırlanır.
Bu çelişki tesadüf değildir.
Bilal Erdoğan, sadece “liderin oğlu” değildir. Eğitim geçmişi, uluslararası ilişkileri, sivil toplum tecrübesi ve özellikle TÜRGEV üzerinden kurduğu organizasyon ağıyla, Türkiye’deki siyasetçilerin ortalama profilinin çok üzerinde bir birikime sahiptir. Bugün Bilal Erdoğan sıfırdan bir parti kurmaya kalksa, bir günde il ve ilçe teşkilatlarını kurabilecek, ciddi bir seçmen kitlesini mobilize edebilecek kapasiteye sahiptir.
Asıl rahatsızlık da burada başlıyor.
Çünkü Ak Parti uzun yıllardır bir “teşkilat partisi” gibi değil, fiilen “tek kişilik siyasi ordu” gibi yürüdü. Recep Tayyip Erdoğan hem liderdi, hem stratejistti, hem kampanya yöneticisiydi, hem kriz çözücüydü. Teşkilatlar ise çoğu zaman onun karizmasının gölgesinde varlık gösterdi. Bu süreçte Ak Parti’ye ideolojik olarak inanmayan ama iktidarın nimetlerinden faydalanmak isteyen birçok unsur partiye sızdı.
Şimdi korku şu:
Bilal Erdoğan gelirse bu sızmalar tasfiye edilir.
Bu korku sosyolojik olarak son derece rasyoneldir.
Ama işin daha derin bir boyutu var: “Sesin gücü” meselesi.
Psikolojide buna Transfer of Authority yani otorite transferi denir. İnsan beyni sesi tanır, tonlamayı tanır, ritmi tanır. Şu eşleşmeyi otomatik yapar:
“Bu ses = bu lider”
“Bu lider = güç, karizma, güven”
Dolayısıyla güç konuşan kişide değil, dinleyenin zihnindeki lider figüründedir.
İletişim biliminde buna Paralinguistic Power denir. Yani kelimeler değil, içerik değil, hatta kişinin kim olduğu bile değil; sadece sesin biçimi bile algıyı yönetir. Buradaki güç, sesin sahibinde değil, sesin çağrıştırdığı kimliktedir.
Max Weber’in karizma teorisine göre ise karizma kişide değil, toplumun o kişiye yüklediği anlamdadır. Aynı ses, aynı üslup, aynı beden dili, karizmanın bir tür simülasyonunu üretir. Ama bu gerçek güç değil, emanet güçtür.
İşte tam da bu noktada Bilal Erdoğan sosyolojik olarak çok kritik bir avantaja sahiptir:
Bilal Erdoğan konuştuğunda insanlar sadece onu değil, Recep Tayyip Erdoğan’ı da duyar.
Duvarın arkasında konuşsa, çoğu insan Tayyip Erdoğan sanır. Bu, biyolojik bir benzerlik değil; toplumsal hafızanın ürettiği bir algı mirasıdır.
Tıpkı Tuğrul Türkeş konuştuğunda Alparslan Türkeş etkisinin hissedilmesi gibi… Tıpkı Ayyüce Türkeş’in siyasi sahnede taşıdığı sembolik yük gibi…
Ama Bilal Erdoğan’ın durumu daha güçlüdür. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan yaşayan bir siyasi efsanedir. Sesi, üslubu, hitap biçimi hem Türkiye’nin hem de dünyanın hafızasına kazınmıştır.
Bu nedenle Ak Parti için Bilal Erdoğan sadece bir isim değildir; bir karizma aktarım hattıdır.
Ve tam da bu yüzden rahatsızlık vardır.
Rahatsız olanlar teşkilat değil;
Rahatsız olanlar, Ak Parti’yi içeriden dönüştürmüş, ideolojik bağ kurmamış, sadece iktidar üzerinden varlık kazanmış olan yapılardır.
Berat Albayrak’tan korkmuşlardı. Şimdi Bilal Erdoğan’dan korkuyorlar.
Çünkü Bilal Erdoğan gelirse Ak Parti “fabrika ayarlarına” döner.
Çünkü Bilal Erdoğan gelirse liyakat değil, sadakat değil; ideolojik uyum kriter olur.
Çünkü Bilal Erdoğan gelirse sızıntılar barınamaz.
Sonuç olarak mesele şu değildir:
“Bilal Erdoğan gelsin mi gelmesin mi?”
Asıl mesele şudur:
Ak Parti Erdoğan sonrası dönemde kendi ideolojik omurgasını mı koruyacak, yoksa iktidar partisi refleksiyle içeriden eriyen sıradan bir merkez partiye mi dönüşecek?
Bilal Erdoğan tartışması, bir isim tartışması değil;
bir rejim içi yönelim tartışmasıdır.
Ve bütün rahatsızlık tam olarak buradan kaynaklanmaktadır.
Yusuf İnan
Yusuf İnan, gazeteci ve yazardır. WiseNewsPress.com, SehitlerOlmez.com ve Yerelgundem.com Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini yürütmektedir. Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili stratejik ve siyasi analizler konusunda uzmanlaşmıştır.













