Nazlı Ilıcak: 1970'lerde gazetecileri hapse atmak akla gelmezdi
15 Temmuz sonrası 3,5 yıl hapis yatan Nazlı Ilıcak, 2016'dan beri ilk kez konuştu: 1970'lerin basın özgürlüğü, 27 Mayıs anıları ve Erdoğan dönemi üzerine çarpıcı analizler.
AHMET TAŞ | YEREL GÜNDEM
İSTANBUL, TÜRKİYE — 15 Temmuz darbe girişiminin ardından "terör örgütü üyeliği" ve "darbeye hazırlık" suçlamalarıyla 3,5 yıl cezaevinde kalan deneyimli gazeteci Nazlı Ilıcak, 2016 yılından bu yana süren sessizliğini bozarak Türkiye’nin demokrasi serüveni ve basın özgürlüğü üzerine çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
Medyascope’tan Emir Berke Yaşar’a konuşan Ilıcak, 1970’li yılların Türkiye’sini demokratik standartlar açısından bugünden daha ileri bir noktada tanımlayarak, o dönemde en sert siyasi rekabetlere rağmen gazetecileri cezaevine atmanın kimsenin aklına gelmediğini ifade etti. Ilıcak, Bakırköy Kadın Cezaevi’nde geçen günlerinden, 27 Mayıs’ın çocukluk yıllarında bıraktığı izlere, AK Parti iktidarına yönelik özeleştirilerinden Türkiye’nin geleceğine dair umutlarına kadar geniş bir yelpazede açıklamalarda bulundu.
Cezaevi yılları: "Bir umuda tutunmak gerekiyor"
Cezaevi sürecini fiziksel ve ruhsal açıdan değerlendiren Nazlı Ilıcak, Bakırköy Kadın Cezaevi’ndeki günlerini "ayakta kalmak için bir umuda tutunma" süreci olarak tanımladı. Özellikle uyku problemleri nedeniyle tek kişilik odaya geçmenin kendisi için hayati bir önem taşıdığını belirten Ilıcak, hapishanede sağlığını korumak adına her gün düzenli yürüyüş ve jimnastik yaptığını söyledi. Cezaevi koşullarında hastalanmayı bir "felaket" olarak niteleyen Ilıcak, kelepçeli hastane sevklerinin insan onurunu zedeleyen bir uygulama olduğuna dikkat çekti.
Üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldığı günleri hatırlatan gazeteci, o dönemde dışarıda kendilerine sahip çıkan bir kesimin olmadığını, muhalefetin dahi "FETÖ" suçlamasıyla karşı karşıya kalanlara karşı ayrımcı ve sert bir tutum takındığını savundu. Bu dışlanma ve yalnızlaşma halinin toplumun belirli kesimlerinde hâlâ sürdüğünü ifade etti.
27 Mayıs ve Menderes'in idamı: Kurumsallaşan vesayet
Türkiye’nin yakın tarihindeki kırılma noktalarına değinen Ilıcak, 27 Mayıs 1960 darbesini "Türk demokrasisinde ağır bir yara" olarak tanımladı. Darbe gerçekleştiğinde Notre Dame Fransız Lisesi’nde yatılı öğrenci olduğunu anlatan Ilıcak, Demokrat Parti’nin yönetimsel hataları olsa da 27 Mayıs’ın askeri vesayeti kurumsallaştıran asıl hamle olduğunu vurguladı.
Yüksek yargının ve Anayasa Mahkemesi’nin o dönemde ideolojik bir çerçevede "makbul kişilerle" yapılandırıldığını söyleyen Ilıcak, 2007 yılındaki AK Parti’yi kapatma davası gibi girişimlerin köklerinin 1960 darbesinde yattığını belirtti. Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idam kararlarını duydukları günü "Hıçkıra hıçkıra ağladık" sözleriyle anlatan Ilıcak, Yassıada yargılamaları süresince babasını dahi görmesine izin verilmediğini ve bu sürecin Demokrat Partili aileler üzerinde derin acılar bıraktığını ifade etti.
"1970'lerde basın özgürlüğü korunuyordu"
Ilıcak, 1970’li yıllarda Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit arasındaki sert kutuplaşmaya rağmen medyanın çok sesli yapısını koruduğuna dikkat çekti. O dönemi demokratik bir dönem olarak niteleyen gazeteci, "Gazetecileri cezaevine atmak kimsenin aklına gelmiyordu" diyerek bugünkü basın üzerindeki yargı baskısını eleştirdi. Turgut Özal döneminde ise bugünkü siyaset-medya ilişkilerinin temellerinin atıldığını, ancak Özal’ın ekonomi ve turizm alanındaki reformlarının Türkiye için büyük önem taşıdığını sözlerine ekledi. 12 Eylül darbesinin dahi bazı yönleriyle bugünkü koşullardan daha hafif yaşandığını iddia eden Ilıcak, buna rağmen o dönemin işkence ve idamlarla anılan karanlık yüzünün unutulmaması gerektiğini hatırlattı.
15 Temmuz ve özeleştiri: "Duvara çarptım"
Gazetecilik kariyerine dair samimi özeleştirilerde bulunan Nazlı Ilıcak, 15 Temmuz 2016 gecesini hayatında bir dönüm noktası olarak tanımladı ve "Duvara çarptım" ifadesini kullandı. Gençlik yıllarında çok daha cesur ve gözü kara bir kalem olduğunu kabul eden Ilıcak, 15 Temmuz’dan sonra daha temkinli bir tutum benimsediğini söyledi. Hayatı boyunca iyi niyetle hareket ettiğini ancak bazı konularda yanılgılar yaşadığını kabul etti.
28 Şubat sürecinde başörtüsü yasaklarına ve askeri vesayete karşı duruşu nedeniyle işini kaybettiğini hatırlatan Ilıcak, Fazilet Partisi’nden milletvekili olma gerekçesini de "mağdurlarla birlikte mücadele etmek" olarak açıkladı. Ayrıca, askeri vesayetin medya üzerindeki baskısını kanıtlayan "Andıç" belgesini kamuoyuna ilk kez kendisinin açıkladığını gururla hatırlattı.
Erdoğan değerlendirmesi ve Türkiye'nin geleceği
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarının ilk yıllarında demokratik reformları nedeniyle kendisini desteklediğini belirten Ilıcak, bugün gelinen noktada izlenen politikaları onaylamadığını vurguladı. Tutukluluğun bir cezalandırma aracına dönüştürülmesini eleştiren Ilıcak, rakipleri mağdur eden bu tür yöntemlerin siyasi olarak ters tepeceği uyarısında bulundu.
Türkiye’de laik cumhuriyet anlayışının ve güçlü muhalefet geleneğinin hala diri olduğunu söyleyen gazeteci, ülkenin "umutsuz bir vaka" olmadığını belirtti. Gençlere seslenerek ülkeyi terk etmemeleri gerektiğini, Türkiye’nin en büyük şansının ise Mustafa Kemal Atatürk’ün attığı temeller olduğunu ifade etti.
Mahrem yapılar ve liyakat sorunu
FETÖ ile ilgili değerlendirmelerinde 15 Temmuz’un ardından yapının "mahrem" ve örgütsel niteliğini daha net gördüğünü belirten Ilıcak, bu tür yapıların cezalandırılmasına itirazı olmadığını ancak geniş çaplı operasyonların kurunun yanında yaşı da yaktığını ve büyük mağduriyetler yarattığını savundu. Tarikatların kamuda örgütlenmesine her zaman karşı olduğunu dile getiren Ilıcak, liyakat ilkesinin hala tam anlamıyla uygulanmamasının Türkiye için büyük bir eksiklik olduğunu söyledi.
Röportajın sonunda gazeteciliği özlediğini ancak mevcut medya ikliminde bunun imkansız olduğunu söyleyen Ilıcak, "Bugün sükût ediyorum ama sükûtum ikrardan gelmiyor" diyerek duruşunun 27 Mayıs’tan bu yana değişmediğini belirterek sözlerini noktaladı.













